Türk tarihinin ve yarattığı etki bakımından aynı zamanda dünya tarihinin hazin; oldukça trajik gerçeklerinden birisi Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarındaki egemenliğinin bitişinde yaşanan savaşlar ve olaylar dönemidir. 1300’lü yıllardan itibaren kültür, edebiyat, mimari, şehircilik ve daha birçok alanda Balkan coğrafyasında oluşum ve gelişimi sağlayan Osmanlı İmparatorluğu iklimi, birçok iç ve dış sebep sonucunda 1913 yılı itibarıyla ortadan kalktı. Böylece, Balkanlar’da kurulup, bölgenin adına bile sinen, yüzlerce yıldır yaşanarak gelişen medeniyet iklimi bozulma ve çöküş seyrine girdi.

Balkanlar’da 19. yüzyılın sonlarına doğru artmaya başlayan Batılı devletlerin etki ve baskısı, eşkıyalık olayları, siyasi ve askerî devlet idaresinin zayıflaması 1912 yılında Balkanlar’da Türkler ve aynı zamanda Müslümanlar için, her şeyi tepetaklak eden bir sürecin başlamasına sebep oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarında egemenliğinin ortadan kalkması çok eski dönemlerden beri büyük coğrafyalarda yaşayan Türk milletinin batı kanadı için büyük bir felaketti; esasında da bütün Türklük için felaketti. Yüzlerce yıldır kendi topraklarında yaşayan Balkan Türklerinde bu durum, büyük bir travma etkisi yaptı. Bu travma çok güçlüydü ve etkisi, günümüze kadar devam etti. İnsanın, yüzlerce yıldır yaşadığı, dedesinden, atasından miras alıp dişiyle tırnağıyla baktığı toprağını; teninin, gözünün rengini aldığı, ona her şeyini nakış nakış işlediği vatanını kaybetmesi tarifi zor bir olaydır.

Balkan Savaşları dönemindeki bazı olaylarda, uzun zaman Türklerin yanında kader birliği eden Arnavutlar içinde bazı grupların, bazı kabilelerin Osmanlı idaresinin, Türklerin karşısında açıkça yer aldıkları, düşmanla beraber çalıştıkları görülmüştür. Bu gruplardan bazıları Ortodoks ve Katolik Arnavut boylarıydı. Hatıra yazılarından hareketle aşağıda alıntılanan bazı olaylardaki bu tutumunu düşünmek lazım. Burada bütün Arnavutları suçlamadan, herhangi bir önyargıda bulunmadan sadece yaşananları aktarmak adına, nakillerde bulunulacaktır. Genelleme yapılmayacaktır.

1913 yılı itibarıyla Balkan coğrafyasında bütün dengeleri ve yaşamları değiştiren çok sayıda olaydan bazılarına yakından bakmak, bunları unutmamak, sadece geçmişten dersler almak adına bile olsa, önemli bir şeydir. Kaldı ki, bu olaylardan çıkarılacak tecrübe ve dersler, bir milletin geleceğe bakmasında da yardım sağlayacaktır.

31 Mart 1903’te Mitroviça’daki Rus konsolosunun öldürülmesi nedeniyle Rusya ile Babıali arasında çıkan gerginlik yeni yatışmışken, 8 Ağustos’ta Manastır’daki Rus konsolosu Roskoviç, kendisini gerektiği gibi selamlamadığı için münakaşa ettiği Halim isimli bir jandarma tarafından öldürüldü. Yakalanan jandarma 14 Ağustos’ta idama mahkûm oldu. Babıali konsolosun karısına 400.000 Frank tazminat ödedi.[1]

Devletlerin arasında muharebelerin başladığı döneme kadar, yukarıdaki gibi birçok kışkırtıcı olay yaşandı. Batılı devletler, Balkanlar’daki Osmanlı topraklarının birçok yerinde ajanlarıyla, konsoloslarıyla, askerî birimleriyle, bu toprakların karışması için büyük siyasi çalışmalar yürüttüler. Tarihteki önemli ve başarılı diplomatik çalışmalardan birinin örneğini veren Batı diplomasisi, o dönemde Balkanlar’da kendileri yararına büyük işler yapmıştır.

1912’ye gelene kadarki süreçte Balkan şehirleri ve muhitlerine dair çeşitli tasvirler, bölgede o zamanlar var olan durumları, tasvirin gerçekçiliği oranında göstermiştir. Savaş döneminde her tarafı karıştıracak atmosferin öncesinde şehirlerde ve hatta insanın olduğu her yerde, değişen durumlar vardır.

Saat on birde (şimdiki saatle 8.00-8.30) Prizren’e geldik. Prizren, eski bir kasaba olmakla beraber, her tarafı temizdir. Harbiyye nazırı, dün Yakova’ya teşrif etmişler. Kendilerinin, bu bölgeye gelmelerinin, pek büyük bir etkisi olduğu duyuluyor. Prizren ve diğer bazı yerlerde, dünden itibaren, sıkıyönetim ilan edilmiştir.

[…] Şivan Köprüsü’ne yaklaşınca, bu sabah, Rahofça’dan hareket eden, Osman Paşa fırkasıyla, buna katılan, Şevki Paşa fırkasına mensub taburların dinlenmekte olduklarını ve süvariler ile eşya arabalarının, köprüden geçmekte olduğunu gördük. Asker daima düzenli, bütün anlamıyla kahraman idi.

Biraz daha ötede, bir tepe üzerinde, beyaz çadırlar vardı. Fırka kumandanı Osman Paşa ile bazı kurmay subayları, bir kulübenin altında yere oturmuşlardı. Müretteb kolordu kumandanı Şevket Turgud Paşa, yanındakilerle, karşıki tepeleri gezerek, oradaki çadırlarda bulunuyordu.

Burada Rahofça’da, bu bölgede olağanüstü nüfuzu olan ve en meşhur bayrakdarlardan, Musa’nın yakalandığını ve bunun evlerinin ve kulelerinin -ki yirmi dört kadardır- yakıldığını, yine meşhur bayrakdarlardan beşinin yakalandığını, bin kadar, çeşitli cins, silah toplandığını öğrendim.[2]

Savaş Çığlıkları

Komitacıların katliamları, Osmanlı ordu birliklerinin amansız kovalamacaları, Batılı komisyon görevlilerinin şehirlerdeki gizli ve açık çalışmaları, silahlanma işleri derken savaş dönemine gelindi.

12 Ağustos’ta Sofya’da yapılan dev mitingde eski Binbaşı Protegerof, Adana, İştip ve Koçana olaylarından bahsedip şöyle dedi: “400.000 asker ve binlerce topla bu zillete katlanmak ayıptır bizim için.” Birçok konuşmacı krala ve hükümete çattı, hatta onları tehdit etti. Sokaklarda şöyle bağırılıyordu: “Eğer kral kendini millet için feda etmezse, millet onu feda eder.”

Sırbistan’da durum parlak değildi. Sırp çeteleri hem Arnavutlara, hem Osmanlı askerlerine saldırıyorlardı. Kraliyet sarayının önünde bile mitingler yapıldı, seferberlik talep edildi. Hükümet istifa etti. İktidara gelen radikal lider Paşiç derhâl ülkeyi geniş çapta silahlandırmaya koyuldu.

Atina’da hükümet doğrudan doğruya savaş hazırlıkları yapıyordu. Bütün subaylar kıtalarına katılma emrini almışlardı. Muazzam mitingler yapılıyordu. Gösterici delegasyonlarına Venizelos’un verdiği demeç, Atina basını tarafından savaşın kaçınılmaz olduğu şeklinde yorumlandı.

Karadağ’da ise, zaten fiilen savaş cereyan ediyordu. Hükümet 18 ila 45 yaşındakileri silah altına çağırıyordu. Bütün sınır boyu ateşler içindeydi. Melisorlar ve diğer Karadağlı gruplar İşkodra’yı kuşatmışlardı. Tüm Melisorların silaha sarılmalarından korkuluyordu.[3]

İmparatorluk İçindeki Tepkiler

Gelinen zaman itibarıyla artık savaşın çıkması kaçınılmaz görünüyordu. Ülke dışındaki kışkırtmalar, Balkanlar’daki küçük devletlerin Osmanlı topraklarına karşı tehditkâr tavırları, imparatorluk içinde, halk tepkilerini arttırdı.

Artık herkes kaçınılmaz sayıyordu savaşı. Türkiye’nin her tarafından gelen telgraflar Türk halkının savaşı coşkun bir sevinçle kabul ettiğini bildiriyordu. Anadolu vilayetlerinden çok sayıda gönüllünün yola çıktığı haber alındı. Kosova’da 40.000 kişilik bir miting yapıldı; 20.000 Müslüman ve Hristiyan, Kayseri’de miting yaptı. “Yaşasın harp, Sofya’ya, Sofya’ya!” diye bağırıyordu herkes. İstanbul’da da aynı sözler inletiyordu yeri göğü. Tren seferleri kısıtlanmıştı yolcular için. Seferberlik ilan edilmiş değildi; ama bütün gün trenler orduya işliyordu.[4]

Yanya’daki Tarihî Direniş

Osmanlı ordu birlikleri, Balkan topraklarının birçok tarafında, sınırlardan saldıran düşman birliklerine karşı koymak için koşturdu durdu. Vatanın birçok yerinden gencecik insanlar, orduya katılıyor, Balkan diyarında buluşuyorlardı. Bu sırada birçok sahada, askerî hatalar, aldanmalar ve korkaklık gibi sebeplerle düşman birlikleri zafer kazanmaya başladı. Atina yönünden, sınırı geçerek Osmanlı topraklarına giren Yunan ordusunun bir parçası, Osmanlı askerleri ile yapılan çatışmalar sonunda Yanya önlerine gelmişti.

Epir bölgesindeki savaşlarda Esad Paşa’nın askerlerini püskürten Yunanlar, Vehib Bey’in savunduğu Yanya’yı kuşattılar. Yanya’ya yapılan hücumda başarılı olamayan ve ağır kayıplar veren Epir Ordusu Kumandanı General Sabuncakis 20 Ocak’ta görevden alındı. Yanya’yı kuşatan Yunan ordusunun kumandasını Veliaht Konstantin üstlendi. […] Osmanlı kuvvetleri başarılı şekilde şehri ve kaleyi savunuyorlardı. Erzak, silah ve cephane sıkıntısı yoktu. Bu nedenle Vehib Bey’in aniden cephanesinin bittiğini ilan ederek Veliaht Konstantin’le teslim şartlarını görüşmesi pek çok çevreyi şaşırttı. Vehib Bey kumandasındaki Osmanlı askerleri ve savunmaya yardım eden Arnavut gönüllüler 6 Mart’ta şehri terk ettiler. 10 Mart’ta Atina’daki Alman maslahatgüzarı Yanya’nın beklenmedik şekilde teslim olmasıyla ilgili olarak kulağına gelenleri Berlin’e bildirdi. Maslahatgüzarın duyduğu dedikodulara göre, savaştan az zararla çıkabilmek için Babıali bir Yunan/Bulgar anlaşmazlığına bel bağlamıştı. Yunanistan’ın sempatisini kazanmak ve Bulgaristan’a karşı müşterek hareket etmek için İstanbul’dan gelen emir üzerine Vehib Bey şehri boşaltmıştı.[5]

Yanya’da yaşanan sağlam direnişe yakışmayacak bir şekilde, bir zaman sonra şehrin teslim edilmesi, başka bazı Osmanlı şehirlerinde de yaşanacak olan oldukça trajik ve acı olaylardan biriydi.

Direnen İşkodra

İmparatorluğa resmen ilk savaş ilan eden ülke, küçücük Karadağ idi. O dönemdeki hâlleriyle ilgili birçok eserde dağ halkı; katı kurallarla yaşayan halk olarak belirtilen Karadağlılar, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına saldırdılar. Karadağ ordu birliklerinin en büyük hedefi İşkodra idi. Aynı adlı gölün yanında uzanan İşkodra şehri, Karadağ birliklerinin saldırısına sert tepki verdi. Saldırının başlarında şehirdeki Osmanlı komutanı İşkodra’yı savundu, düşman birliklerine büyük kayıplar verdirdi.

9 Ekim sabahı, halkın gösterileri arasında, Kral Nikola, veliaht ve kurmay heyetiyle birlikte ata binip civardaki tepeye çıktı. Merkez ordusu, Vraka yoluyla İşkodra’ya doğru ilerlemek için, Tuz’a kadar uzanan hattın üzerindeki müstahkem mevkileri zapt etmeyi tasarlıyordu. Kurmay heyeti, Osmanlı kuvvetleri hakkında sağlam bilgilere sahipti, planlarını özenle hazırlamıştı. İlk günlerin hızlı başarıları bununla açıklanabilir. Türkler, sürprizle karşılaşarak, müstahkem mevkilere takviye kuvveti göndermeye vakit bulamamışlardı. Savaş ilanından epeyce evvel, Esat Paşa, civardaki Hristiyan Arnavutları kendi tarafına çekmeye teşebbüs etmiş, Karadağlılara karşı kullanmak şartıyla onlara silah ve cephane vermeyi teklif etmişti. Melisorlar, bu teşebbüsü başarısızlığa uğratmışlar, Esat Paşa da öfkeye kapılıp, birkaç köy yakmıştı. Ve ansızın, Karadağ, genel seferberlik ilan etmişti.[6]

17 Ekim günü, merkez ordusunun sol kanadı, ağır toplarla İşkodra’nın doğusundaki Osmanlı bataryalarına karşı ateş açtı. Karadağlıların nişancılığı gayet iyiydi. Şehrin üzerine yalnız bir mermi düştü. Şehirde, teslim olma lehindeki eğilim bir hayli yaygın olmalı ki, bombardıman başlar başlamaz şehrin ileri gelenlerinden birkaçı gizlice dışarı çıkıp Prens Danilo’ya teslim olma teklifinde bulundular. Şu şartla ki, Karadağlılar şehre girdikten sonra yangın çıkarmayacaklar, katliam ve talan yapmayacaklar, kimseden öç almaya kalkmayacaklardı. Bu başvuru, şüphesiz bir komplonun sonucuydu; şehri savunanlar, bu komploya yabancıydılar. Dövüşmekten bıkan Arnavutlar, belki de garnizonu teslim olmaya zorlamak istiyorlardı. Nitekim, dışarıda Prens Danilo ile görüşmeler yapılırken, şehrin içinde de, yüksek bir yerde, ileri gelenlerin başvurusunu doğrular biçimde kırktan fazla beyaz bayrak dalgalanıyordu. Hasan Rıza Paşa meseleyi çabuk haber aldı. Formalite adamı olmadığından, kalenin toplarını derhâl beyaz bayrak çeken semte çevirtti ve semti acımasızca tahrip etti. Çıkan yangın akşama kadar sürdü. Sonra şehirde tellal çıkartıp, halka, İşkodra’yı teslim etseler bile, Taraboş ve Brdiça’daki bütün topları şehre çevirteceği, Karadağlılar daha şehre girmeden şehri harabe hâline getireceği uyarısında bulundu. Enerjik komutan, yumruğunun sertliğini daha önce de hissettirmiş olacak ki, Arnavutlar gibi inatçı, kindar bir halk, paşanın tehdidi karşısında sindi, teslim olma hevesinden vazgeçti.[7]

İşkodra, güçlü bir direnme gerçekleştirirken, bir gün ne olduysa işler değişmeye başladı. Karadağ kralı ile Esad Paşa anlaşmaya vardı ve yüzlerce yıllık Osmanlı şehri İşkodra boşaltıldı; Karadağ ordusu şehre bu sayede girdi.

Çetine ve Petersburg’daki Alman elçileri ile Paris’teki Avusturya-Macaristan ataşemiliterinin raporlarına göre Esad Paşa ile Kral Nikola’nın anlaşması Rusya’nın bilgisi dâhilinde ve teşviki sayesinde gerçekleşmişti. Kral Nikola, Esad Paşa’nın Arnavutluk kralı olması için destek sözü vermiş, Rusya’nın para yardımı yapmasına da aracılık etmişti. Esad Paşa, aralarında Hristiyanların da bulunduğu 12.000 kişi ile birlikte taşıyabildikleri kadar gıda maddesi, silah, cephane ve ağır toplar dışındaki küçük toplar ile şehri terk etti.[8]

Kosova Vilayeti Tarafından İlerleyen Saldırı

Sırbistan ordusu, Kosova Vilayeti sınırlarından Osmanlı topraklarını geçerek ilerlemeye başladı. Poduyeva, Priştine güzergâhı ile Sırp ordusu ilerledi. Bu ilerleme sırasında çeşitli çatışmalar yaşandı, düşman birliklerinin ilerlemesi durdurulamadı.

19 Ekim’de III. ordu General Yankoviç komutasında Merdar geçidinden Lap vadisine çıktı ve Osmanlı ordusunun sol kanadına doğru ilerlemeye başladı. III. ordu ile Osmanlıların sol kanadı aynı gün Poduevatz (Podniyevo)’nun[9] doğusunda çarpışmaya girdiler; çarpışma ertesi günü Osmanlıların geri çekilmesiyle son buldu. Osmanlılar Poduevatz’ta bir bayrak, 80 çadır, büyük miktarda erzak, sandıklarla cephane, 80 manda ve başka malzeme terk etmişlerdi. Çarpışmalar sırasında bir Osmanlı birliği de esir düştü. 21 Ekim’de III. ordunun öncü kuvvetleri Lap vadisinden tarihî Kosova ovasına doğru saldırdı; yaklaşık beş buçuk yüzyıl önce Gazi Hüdavendigâr Sultan Murat I, Sırp İmparatorluğu’nu bu ovada yıkmıştı. 22 Ekim’de tüm III. ordu Ferik Tevfik Paşa komutasındaki ordunun büyük kısmıyla çarpıştı. Belki de Arnavutların meydana getirdiği kargaşa yüzünden, Osmanlı kuvvetleri bu tarihî sahrada beklenen metaneti gösteremediler. General Yankoviç’in askerleri onları çabuk bozguna uğrattı. Türkler güneye doğru çekildiler. Akşam üzeri Sırplar Priştine’ye girdiler, 2.000 kişilik bir artçı Arnavut grubunu dağıttılar. Priştine’yi aldıktan sonra Sırplar, Kaçanik yoluyla Üsküp’e inmek için Ferizovik’e doğru ileri harekâta devam ettiler. […] İkinci kol, 21 Ekim sabahı Eğri Palanka’ya girdi. Sırplar yerli İslam halk arasında öyle bir panik yaratmışlardı ki, zavallılar çocuklarını Kumanova yolunda bırakarak kaçmışlardı.[10]

Kumanova’da Bozulan Düzen

Güneye doğru adım adım ilerleyen düşman ordusu Kumanova önlerinde Osmanlı güçleri ile karşılaştı. Burada Sırplara karşı sağlam bir savunma ve püskürtme başladı. Sırp ordusunun ilerleyişi durdu, onlara epey de hasar verildi.

Kumanova meydan muharebesi, 23 Ekim günü öğleden sonra saat iki buçukta, şehrin kuzeyinde altı kilometre mesafede bulunan Tabanovçe yönünde başladı. Zeki Paşa, kıymetli bir zaman kaybından sonra, VII. kolorduyu I. Sırp ordusunun üzerine sürerek saldırıyı başlattı. Hava sisliydi. Sağanak yağıyordu. Türkler, önce müthiş bir hücum yaptılar. Coşmuşlardı, çünkü komutanları bir Osmanlı ordusunun Sırp askeri karşısında yenilebileceğini akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bu güvenle güçlenen Türkler, saatlerce aynı şiddetle saldırmaya devam ettiler ve Sırp ordusunu kuşatmaya çalıştılar. Sırplar, düz sahrada bulunduklarından kendilerini iyi koruyamıyorlar, gerilemeye başlıyorlardı. Türkler ise çevredeki tepelerde mevzilenmiş, çok sağlam tahkimata sahiptiler. Sırplar, akşam geç vakte kadar savunmada kaldılar ve Osmanlı saldırısını durdurmayı başardılarsa da, bir adım bile ilerleyemediler. […] Türkler ay ışığında hücumlarını tekrarladılar. Sırplar da her taraftan saldırıya kalktılar. Osmanlı topları hiç durmadan gürlüyor, düşman üzerine mermi yağdırıyordu. […] Sırp topçuları hem uygun mevzilere sahip değillerdi, hem de Osmanlı mevzilerini bombardıman etmekten çekiniyorlardı; çünkü birçok yerde Arnavutlar, Türkler, Sırplar birbirine girmişler, “süngü ve bıçakla boğuşuyorlardı bir karış toprak kapmak için”.[11]

Oldukça yakın temaslı bir çatışma yaşandı, çok kan aktı. Çatışmaların devamında Sırplar, birkaç mevzi ele geçirip ilerlemeye başladılar. Osmanlı kuvvetleri için sorunlar baş gösterdi. Büyük tehlikeler belirdi. Osmanlı kuvvetleri, saldırı pozisyonunu kaybederek, geri çekilmeye başladı.

II. Sırp ordusu gitgide yaklaşıyordu ve Osmanlı kuvvetlerini sağdan kuşatabilirdi çünkü. Zeki Paşa, güven içinde çekilmek için, Cavit Paşa’ya, VI. kolorduyla II. Sırp ordusunun ileri harekâtını durdurmasını ve I. orduyu yandan tehdit etmesini emretti. Bu suretle kendisi çekilmeye vakit bulabilecekti; fakat daha bu emir yerine getirilmeden, Sırp toplarının ateşi öylesine yoğunlaştı ki, VII. kolordu tamamen çözüldü. Üç süvari birliği mermiler altında imha oldu. Hiçbir direnme umudu kalmamıştı. Osmanlı askerleri hiçbir noktayı tutamıyorlardı. Genel bir şaşkınlık hüküm sürüyordu saflarda. Silah bile atmıyorlardı. Bunun üzerine Zeki Paşa, artık Cavit Paşa’nın girişeceği harekâtın sonucunu beklemeden, geri çekilme emrini verdi. Ve facia da bundan doğdu. Çoğunlukla Arnavutlardan kurulu Üsküp redifleri tümeni, Sırp bataryalarının ateşine en çok maruz bulunan kuvvetti ve panik içinde bulunuyordu. Ricat (geri çekilme) borusunu duyar duymaz, askerler korkunç bağrışmalarla kaçmaya başladılar. Panik, bütün orduya yayıldı. Ne nizam kaldı, ne intizam. Subaylar, çılgına dönmüş erleri durdurmak ve ordunun genel çekilmesini düzene sokmak için yalvarıp yakarıyorlardı ama nafile. […] Silah, cephane, top ne varsa muharebe meydanında bırakılıyordu. […] Felaket bu kadarla bitmedi. Zeki Paşa’nın ordusu, Üsküp’e geçmek için panik içinde Kumanova istasyonuna koşarken, istasyonda hiçbir tertibat alınmış değildi. Beş gündür arka arkaya katarlar varmış, yüzlerce vagon yığılmıştı. Bunların yükü bile boşaltılmamıştı.[12]

Talihsiz Üsküp

Kumanova’da bozgun yaşandı. Osmanlı birlikleri, mertçe savaşmaya başladıkları ve düşmana büyük kayıplar verdirdikleri muharebeden bozgun yaşayarak çıktılar. Şimdi kaçış başlamıştı. Hedef Üsküp idi. Üsküp’e kaçış başladı. Askerlerle beraber büyük korku yaşayan, zarar gören bölgedeki Türkler de Üsküp tarafına kaçmaya başladı. Türk olmayan bazı Müslümanlar da bu kafileye katılmış olabilir. Kumanova-Üsküp arasında büyük bir trajedi yaşandı. Daha hızlı kaçabilmek ve zulümden kurtulmak için insanlar, eşyalarını yollara saçarak kaçtılar. Yüzlerce yıl, sülalelerinin yaşadığı topraklar, evler; bin bir zorlukla elde edilen mallar, eşyalar geride kalıyordu. Geride bıraktıkları yerler, onlar için kararıyordu. Üsküp tarafına değil, başka taraflara kaçanlar da vardı. Herkes, büyük bir yıkım yaratarak ilerleyen Sırp askerlerinin önünden kaçıyordu.

I. Sırp ordusu Kumanova’da vakit kaybetmedi. Türklerin affedilmez bir hata işleyerek çekilme sırasında tahrip etmedikleri demiryolundan yararlanarak, Üsküp’e doğru yürümeye devam etti. […] Yenilgiden olduğu kadar Arnavut askerlerinin disiplinsizliğinden de bezen Osmanlı komutanları direnmeyi denemeden boşalttılar Üsküp’ü. Çok miktarda tüfek, askerî malzeme, erzak, cephane ve top bıraktılar şehirde. Az çok disiplinli askerleri alıp Vardar’a indiler, Ofçabolu ovasında toplandılar. […] Şehrin işgaliyle beraber Reşat Bey’in görevi son bulmuştu. Spira Haciristiç belediye başkanı, Gabriloviç de vali tayin edildiler. Asayiş çabuk sağlandı. Üsküp’ün zaptıyla, çok miktarda askerî malzeme geçti Sırpların eline. Kumanova ve Üsküp’te alınan 80 toptan başka, Üsküp’te 6 mitralyöz, 300 vagon, lokomotifler, 30.000 mavzer ve yeni yapılan geniş kışlalarda depo edilmiş büyük miktarda üniforma ele geçirildi. […] Müslüman sakinler şehirde kalmak veya göç etmekte serbest bırakıldılar. Çokları göçü tercih etti, varını yoğunu manda ve öküz arabalarına yükleyip yollara düştü. Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar, galiplerin boyunduruğuna girmemek için bu hazin kervanlara katılıp Selanik’e doğru inmeye başladılar. Çokları, Sırp komitacılar ve hatta Arnavutlar tarafından yolda soyuldular. Uğradıkları felaket soyulmakla bitmedi. Birçok göçmen katledildi, kadın ve kızlar kaçırıldı veya tecavüze uğradı, hatta küçük çocuklar boğazlandı.[13]

1300’lerde Osmanlı Türkleri, Üsküp ve civarında, bölgede Doğu Roma’nın düzeltemediği kargaşadan yeni bir düzen yarattılar. Bu düzen içinde Üsküp, Türklerin gözdesi oldu. Balkanlar’daki birçok yerin fethinde ve idaresinde Üsküp merkez idi. Osmanlı dönemi ile beraber şehirde büyük gelişmeler yaşandı ve Kumanova’dan başlayan bozgun sonrasında, Üsküp’te direniş bile yapılmadan bu güzel ve anlamlı şehir Sırp askerlerine bırakıldı. Bu, tarihe düşülmüş bir kara leke ve Balkan Türkünün zihninde affedilmesi zor bir olaydı. Nasıl bir fena hava vardı? Osmanlı komutanları ne düşündüler? Ne kadar büyük bir gaflet veya bezginlik içindeydiler ki Osmanlı için çok şey demek olan Üsküp’ü, onun için savaşacak binlerce Üsküplü olmasına rağmen savunmadılar?

Saldırgan Bulgar Ordusunun Kuşatması: Edirne

Bulgar ordusu, Osmanlı topraklarına birçok noktadan saldırıya başladı. Makedonya bölgesindeki saldırılar dışında, Edirne yönünde de büyük saldırılar oldu. Bu çatışmalar döneminde büyük direniş gösteren yerlerden birisi de Edirne idi.

Edirne’yi savunan Şükrü Paşa, matematik ve fen derslerindeki başarısı nedeniyle askerî eğitim için Almanya’ya gönderilmiş, 1880-1884 yılları arasında Potsdam’daki İmparatorluk Üçüncü Topçu Hassa Alayı’nda eğitim görmüştü. Disipline verdiği önem ve titizliği nedeniyle “Deli” Şükrü Paşa diye anılırdı. Almanca, İngilizce ve Fransızca bilirdi. […] Taraflar Çatalca Mütarekesi’ne son verip yeniden savaş durumuna geçince Sırp ordusu Creusot toplarının yanında 48.000 kişilik bir güçle Edirne önündeki Bulgarları destekledi. Savaş, 3 Şubat’ta Bulgarların Edirne kalesine açtıkları top ateşiyle tekrar başladı. Bulgarlar, Edirne Kalesi’nde ancak üç dört gün yetecek yiyecek olduğunu hesaplıyorlardı. Şükrü Paşa ve askerleri, Edirne’yi her türlü çaresizliğe rağmen Batı kamuoylarının dikkatini çekecek şekilde başarıyla savundular. Wagenheim, hem Bulgarların, hem de Türklerin Edirne’yi ulusal gurur meselesi yapmaları nedeniyle sorunun çözümsüz bir hâl aldığını düşünüyordu. Türkler için Edirne’nin kutsal bir kent olarak vazgeçilmez olduğu iddiası ona göre abartılıydı. “Edirne’de Selimiye Camii ve bir iki türbe dışında önemli bir şey yoktu. Türklerin yüreğini asıl I. Murad gibi büyük bir padişahın mezarının bulunduğu Kosova’nın kaybı sızlatmalı” diyordu. […] Bulgar ve Sırp orduları 24 Mart’ta Edirne’ye karşı genel bir hücuma geçtiler. Çok kanlı çarpışmaların ardından Edirne 26 Mart’ta düştü.[14]


Osmanlı Edirne İçin


Ben sadece kendi gözlerimle, Bulgarların Trakya’yı çevirdikleri çölde yürüdüklerini açık yüreklilikle söylemek istiyorum. Oh! Bu iğrençlik, bana anlatılmış olanlardan, bütün tahayyül etmiş olduğumdan daha fazla! İşbu Hristiyan kurtarıcılar birkaç ay zarfında böyle bir tahribi ne denli kudurmuşlukla gerçekleştirmişlerdi!

Bir çöl diyorum, hem de en yürekler acısı. Şöyle ki, daha dün burada, bilindiği gibi eskiden mutlu olan bir ilde toprak, yeni öldürülmüş köylülerle dolu. Sonra, hiçbir şey yok. Beni son sürat götüren otomobil ile hiçbir canlı yaratık görmeden fersahlar kat edebilirdim. Şurada burada hayvan iskeleti, karga sürüleri. Uzaktan uzağa, yıkım hâlinde küçük duvar ve taş yığınları; bunlar, köylerden geri kalanlardı. Bazen, yıkıntıların arasından ortaya çıkmış, çekingen, ıstıraptan büzülmüş bir yüz, büyük katliamlardan kurtulmuş adamlar, ev diye, birkaç damdan ibaret çatıya sığınmış adamlar.

İşte bu hayalet köylerden, herhangi birini gözlerinizin önüne sereceğim. Örneğin, yarım saat kaldığım Havsa. […] Havsa’da, şunu gelişi güzel alalım, yıkıntıları dışında artık duvar yüzü yok. İşte cami: Uzaktan ötekilerden daha az tahrip edilmiş gibi görünüyor, hiç şüphesiz bunu daha iyi talan etmeye vakit bulamamışlar. […] Pencere ve mihrapların beyaz mermerden ince yontuları, çekiç darbeleriyle kırılmış ve bu günah iş, süngü tehdidi altında, savaş tutsakları ve yaralılara yaptırılmış. En iğrencini görmek için minareye çıkmak gerekiyor. Bulgarlar her gün gelip buradan, en rezil şekilde kirletilmiş kubbelere büyük abdestlerini yapıyorlarmış. […] Ama şafak söktüğünde, Allah’a şükür! Henüz beklenmeyenler göründüler. Bütün şehre bir kurtuluş bağırtısı yayıldı: “Türkler, Türkler geliyor!” Oysa ki onlar ancak ertesi sabah bekleniyorlardı. Nasıl bir mucize ile bu keyif kaçırıcılar, yirmi dört saatte seksen kilometre yolu kat etmişlerdi? Nihayet orada idiler. Edirne hiç değilse bir süre için kendini kurtulmuş hissediyordu. Ve Müslümanlar, Yahudi ve Rumlar sevinçten titriyor, sevinçten ağlıyorlardı. Gitmeden önce Bulgarlar bazı savaş tutsaklarını kuyulara atmaya vakit buldular. Sonra, bozgun hâlinde kaçarken geri dönüp takipte fazla ileri gitmiş bulunan bir genç Türk subayını, büyük Fuad’ın (Müşir “Deli” Fuad Paşa) oğlu Reşid Bey’i yakalamışlar. İki gözünü oyup iki kolunu kesmişler ve yok olmuşlar. Bu onların en az bu kez için son cinayetleri olmuştu. […]

Ben sadece Türk tanıklıklarını toplamış olsaydım belki de abartmakla itham edilebilirdim. Ama bunların en ağırlarını bana Rumlarla Yahudiler anlattılar. Eski piskoposluk sarayında ziyaretine gittiğim Rum metropoliti bana şunları anlattı:

Onu kabaca getirten, yağma müsaadesi veren Bulgar general,

“- Siz, Türkleri seviyormuşsunuz!

- Evet, zira dört asır boyunca bize mutlu olarak yaşamak imkânı sağladılar.

- Pekâlâ, sizi idam ettireceğim.

- O hâlde hemen öldürünüz.

- Hayır, biraz daha sonra, canım ne zaman isterse. Çıkınız.”

[…] Dedeağaç’ta, diplomasinin Ferdinand de Coburg’a bahşettiği bu kentte yaşayanların, Bulgarlar gelmeden önce birlikte küçük Asya’ya göç etmek için ant içtikleri ve kaçmak için de sallar hazırladıkları Avrupa’da biliniyor mu? Ve nihayet Trakya’nın bu küçük kentinden şu mealde bir telgraf aldım:

“Bulgar canavarlarının ellerine düşmememiz için dünyada ne mümkünse yapmanızı istirham ediyoruz. İmza: Yüzlerce Rum.”[15]

Pierre Loti

Fransız Akademisi’nden

1912 ve 1913 yıllarında son darbelerle, en acı olaylarla koskocaman bir dönem sona erdi. Bu dönem sonrasında Balkan coğrafyasında birçok küçük devlet kuruldu. Kuruluşları sırasında birçok olay yaşandı; adları, sınırları, idari şekilleri değişti. 30 yıl kadar geçtikten sonra II. Dünya Savaşı patlak verdi. İşgaller yaşandı. Balkan coğrafyasındaki bu devletlerin yapıları bir kez daha değişti. Sonra durağanlık sağlandı, her şey oturdu derken 1980’lerde komünist idarelerin zayıflamasıyla bölge gene hareketlenmeye başladı. En büyük hareketlenme Yugoslavya’da yaşandı. Ülke, bir grup Sırp idareci ve ekibin sapkın “Büyük Sırbistan” fikirleri doğrultusunda kan revan edildi. Hırvatlar da pastanın bir ucundan tuttu. En büyük zarar da, “Müslüman”ların ve Çetniklerin söylemiyle “Türk”lerin yaşadığı Bosna Hersek’te yapıldı. Ülke, acıları ve zararları bugün bile görünen hasarlar aldı. Barış anlaşmasıyla Bosna’da duran kan, ülkede asla işleyemeyecek bir sakat federasyon yapısı kurdu. Sırpların “ülke içinde ülke” kurduğu Bosna Hersek’te işlemeyen, düzeni bir türlü tam kuramayan bu sistem bugün de yürürlükte. 1999 yılından beri ayrı bir yapı olan ve 2008’de bağımsızlık ilan edilen Kosova’da hâlen çok şey askıda. Makedonya’da ülke etnik kimlikler ve kamplar arasında geriliyor. Sırbistan, “Belgrad Paşalığı” olarak hayatını sürdürme gayretinde. Yunanistan, ekonomik ve sosyal açıdan dipte.

Bu yüz yıl boyunca bölgenin her tarafından çok büyük bir Türk düşmanlığı yürütüldü. Onu Müslüman düşmanlığı izledi. Osmanlı dönemi sonunda yaşanan göçlerden sonra, bu yeni dönemde de yüz binlerce insan, psikolojik ve siyasi baskılarla göç ettirildi.

Balkan’da Türk idaresinin ortadan kalkması için her türlü fenalık yapıldı, bu başarıldı. Peki, Osmanlı sonrasında ne oldu? Sonuçta ne oldu? 1912 yılından 2012 yılına kadar geçen 100 yılda Balkan coğrafyasında, birçok savaş, çatışma, siyasi gerginlik, idari sistem değişikliği, etnik temizlik, zorunlu göç yaşandı. Peki, bugün Balkan’da hayat iyi, devletler içinde huzur tam mı? Cevap, kocaman bir hayır! Yaşananları öğrendikten sonra, çıkarılacak ders ve tecrübelerle bugün ve gelecek için fikirler kurmak gerekir.

KAYNAKÇA

* ANDONYAN Aram, Balkan Savaşı, Çeviren: Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2002, 522 s.

* ARTUÇ İbrahim, Balkan Savaşı, Kastaş A.Ş. Yayınları, İstanbul 1988, 336 s.

* KUTLU Sacit, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2007, 571 s.

* ŞERİF Ahmet, Hazırlayan: Mehmed Çetin Börekçi, Arnavudluk’da, Suriye’de, Trablusgarb’de Tanîn, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999, 300+V s.



[1] Sacit Kutlu, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2007, s. 207.

[2] Ahmet Şerif, Hazırlayan: Mehmed Çetin Börekçi, Arnavudluk’da, Suriye’de, Trablusgarb’de Tanîn, II. Cilt, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1999, s. 7., 9.

[3] Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Çeviren: Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2002, s. 191.

[4] age, s. 197-198.

[5] Sacit Kutlu, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2007, s. 372.

[6] Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Çeviren: Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2002, s. 261.

[7] age, s. 282.

[8] Sacit Kutlu, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2007, s. 378-379.

[9] Yazarın notu: Eserde yazımı karıştırılan yerlerden birisidir. Bugün, Kosova’nın kuzeydoğusundaki Poduyeva olmalı. Muhtemel karışıklığı önlemek adına yazı içinde yazıldığı gibi bırakıldı.

[10] Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Çeviren: Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul 2002, s. 323-324.

[11] age, s. 325. Yazarın notu: “Süngü ve bıçakla boğuşuyorlardı bir karış toprak kapmak için” ibaresi Daily Telegraph muhabirinin yorumudur.

[12] age, s. 326-327.

[13] age, s. 335-337.

[14] Sacit Kutlu, Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2007, s. 373-375.

[15] age, s. 413-418.