Miladın çok öncesinde, bugünden binlerce yıl öncede. Ben diyeyim 6000, siz deyin 8000 yıl önce, dünyanın dört bir yanına yayılacak olan ve çok sayıda kola bölünecek olan büyük bir dil vardı. Daha yazıdan söz edilmemişken; sözün ölümsüzleşmesi için resimler, çeşitli işaretler kullanılırken bir konuşma aracı vardı. Yıllar geçti, hanedanlar geldi geçti. Dönemler değişti; coğrafyalar değişti. Karışıklıklar da oldu, gelişkin dönemler de. O dil değişerek, evirilerek ve gelişerek dönemleri, sınırları aştı ve bugüne geldi.

Bugün dünyada Ural-Altay dil grubu olarak adlandırılan dil grubu kabaca iki kola ayrılır. Ural ve Altay olarak iki kola ayrılan bu grubun Ural kolu da yine Fin-Ogur ve Samoyed olmak üzere ikiye ayrılır. Fin-Ogur kolunda ise dalları ile Fince, Macarcayı da içine alan Ugurca ve Permce vardır. Samoyed koluna ise çeşitli kolları ile Samoyedce girer.

Altay kolunda ise şu diller vardır: Moğolca, Mançu-Tunguzca, Korece, Japonca ve kolun en büyük dili Türkçe. Söz konusu Altay kolunda bulunan dilleri araştıran bir de bilim dalı vardır: Altayistik. Altayistik, bu dillerin akrabalıklarını, eskiliklerini araştırır ve teorinin temelini oluşturan Ana Altayca adlı farazi dilin nasıl olabileceğini tespit etmeye çalışır. Altayistik teorisi, yukarıda saydığım dillerin hepsinin çok çok eski bir tarihte Ana Altayca olarak adlandırılan bir dilden geliştiğini, bu dillerin akraba olduğunu savunur. Bu bilim alanıyla uğraşanlara Altayist denilir. Bu araştırmacılar arasında çeşitli alt görüşler söz konusudur. Altay dilleri içinde bugünkü bilgiler ışığında en eski yazılı belgelere sahip diller Türkçe ve Japoncadır. Türkçe, kendi başına bir kol olabilecek kadar büyük bir dildir.

Yukarıdan da görüleceği gibi, bugün birçok kişi tarafından hayal dahi edilemeyen bazı dil ve topluluklarla Türkçenin çeşitli derecelerde irtibatı olmuştur. Macarca, Fince bunlardandır. Son araştırmalarla ispatlanan Kore ve Japon dilleri de bunlardandır.

Bu yapılanma ve dağılım bugünkü yaşayan diller cephesine göredir. Tarihten günümüze gelemeyen dillerle Türkçenin ilişkisi konusunda çeşitli düşünceler vardır. Bugün yaşamayan birçok dil veya bir dilin lehçesi, tarih sürecinde Türkçe ile temasta olmuştur. Bu tarihî ilişkiden bugüne Türkçe gelebilmiş, bu eski dillerden bazıları gelememiştir.

Altay dil sınıflandırmasından Türkçeyi alıp, buradan bakarsak bu sefer Türkçenin daha yakın dönemde gelişen dallanmasını görürüz. Bildiğiniz gibi, diğer akrabalarını devre dışı bıraksak bile Türkçenin coğrafyası oldukça geniştir. Tarihte bu coğrafya daha da genişti. Yakın geçmişte Türkçenin aleyhine bazı gelişmeler olmuş, bunun sonucunda coğrafya daralmıştır.

Siyasi, kültürel ve coğrafi sebeplerden ötürü bugün Türkçenin birçok yazı dilinden söz etmek durumundayız. Yani bugün dünyada farklı coğrafyalarda yaşayan Türkler, dillerini ortak bir şekilde yazmıyorlar. Balkanlar ve Türkiye coğrafyasını düşününce birbirinden çok küçük farklarla ayrılan bir Türkçe bölgesi görülmektedir. Yazı dili olarak bu coğrafya zaten aynıdır, aynı yazı dilini kullanır. Gagavuz Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi, bu ilk coğrafi kısmın yanında onlara en yakın öbeklerdendir. Doğuya doğru ilerledikçe Özbek Türkçesi, Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Uygur Türkçesi, Yakut Türkçesi, Altay Türkçesi, Tuva Türkçesi, Hakas Türkçesi ve daha birkaç Türkçe kısmıyla karşılaşabiliriz. Karadeniz’in kuzeyinde de Kırım Türkçesi, Tatar Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Çuvaş Türkçesini bulacağız. Kabaca düşünüp saydığımızda bile bu kadar çok Türkçe bölgesiyle karşılaştık. Bu bölgelerden bazıları büyük bir nüfus alanını belirtirken, bazıları birkaç bin kişilik küçük alanları belirtir.

Türkçe denilen dünya koskocaman bir dünyadır ve bugün için maalesef tek parça değildir. Manastır’dan yola çıkan bir Türk, Bakü’ye hatta Aşkabat’a kadar çoklukla anlaşarak geçer. Taşkent’te de aşinalık duyar ama sonrasında sıkıntılar başlar. Türkçe eski; coğrafya büyük... Türkçenin bu hâli bir bakıma doğaldır ama bir yere kadar doğaldır. Bir Avrasya haritasını önünüze alın ve Makedonya’nın herhangi bir şehrini parmağınızın biriyle tutun. Diğer parmağınızla da mesela Doğu Türkistan’ın Kaşgar’ını tutun. Aradaki mesafe basit bir haritada bile epeycedir. Bu arada, Doğu Türkistan’ın ötesinde de bir sürü Türkçe bölgesi vardır.

Türkçenin bu kadar çeşitli olmasının sebeplerini kısmetse başka bir yazımda belirtirim. Şimdilik durumu temel şekilde anlatmakla yetinelim. Türkçenin durumu bize birçok şeyi gösteriyor. Ben Türk Dünyası coğrafyasına her baktığımda binlerce şeyi görüyorum. İnsanlık adına çok şeyi içinde barındırıyor bu topraklar. Dil adına da çok şey var. Mesela tarihte Soğutça diye bir dil vardı. Bu dil İran’ın doğusunda, Özbekistan, Tacikistan civarında konuşulurdu ve bu dili konuşan Soğutlar, ticaretle ünlü bir İran halkıydı. Bugün kendileri yok; dilleri de yok. Dilleri varken Türkçe de vardı. Soğutça gitti Türkçe hâlen konuşuluyor. Soğutların çoğu da zaten Türklerin içinde benzeşip tarihe karıştılar.

Bugünümüze gelelim. Balkanlar’da sular durulmuyor zira yapılması gereken çok şey var. Türklerde sular durulmuyor çünkü yapılması gereken çok şey var. Arkadaşlarımla, dostlarımla konuşuyorum. Bizim durumumuzdan bahsediyoruz. Nüfusumuz ne iken ne oldu. Politikayı bir türlü düzgün olarak işletemiyoruz. Şartlar… Şimdi, yazının başını düşünme zamanı. Ural-Altay dil grubu vardı. Bu grup kocamandı ama bu grup içinde sadece Türkçeyi alınca bile muazzam bir coğrafya göz önünde oluyordu. Bugünse Türkçe tek parça değil. Dünyada kabul gören İngilizce, ada dili iken bugün birçok taşın altında; yabani ot misali. Bizimse 200 milyondan fazla öz konuşuru olan Türkçemiz var. Peki, Türkçeyi dünya dili yapabildik mi? Yapamadık çünkü biz tek parça olup dünya sahnesine çıkmadık. Çıktığımız zamanlar oldu. O zamanlarda da zaten Türkçe, dünyanın merkezindeydi. Umarım bundan sonra da yeniden aynı şey olur. Artık, birbirimizi daha iyi tanımaya başladık. Türk Dünyası olarak irtibatlarımız arttı. Çalışmalarımız arttı. Meyvelerini toplamaya başlamalıyız. Bir de Balkanlar’daki biz akıllansak... Akıllansak da dünya Türklüğüne yine örnek olsak…

Kimseye söyleyecek şahsi bir sözüm yok. Balkan Türkleri olarak, Balkanlar’ın geneli olarak sıkıntılarımız var. Bunlar çözmek lazım ama bizde hâlâ birlik yok. Hiç kimseyle alıp veremediğim yok. Derdim mantıkla. Daha epeyce çırpınacağım bizi tek parça yapmak için ve bırakmayacağım! Bunun ne demek olduğunu anlamak zorundayız, bu felsefeyi düşünüp bunun için gerekeni yapmak zorundayız. Çünkü artık bu iş sırtımızda kamburdur. Çoktandır bu böyle. İsimlerle değil cisimlerle, düşüncelerle daha güçlü günlere...