Milletimiz için pek de yabancı olmadığımız bir dönemden geçmekteyiz, sanki ‘’deja vu’’ gibi tarih bizi tekrar imtihandan geçirmekte. Hiç yabancı olmadığımız bir durum bu aslında; Türk karşıtlığı, ondan da öte, Türk düşmanlığı. Ne zaman ki millet olarak gerileme veya duraklama dönemi yaşasak bize ayrımcılık, ikiyüzlülük, vahşet ve katliam uygulanmakta. Türk’e karşı tarihî düşmanlık besleyenleri bir kenara koyarsak, dost bildiklerimiz, kardeş dediklerimiz sırtımızdan bıçaklamadılar mı bizi? Leş kargaları tepemize üşüşmedi mi? Kanımca böyle bir zaman dilimindeyiz tekrardan. Çok şükür tarihteki bütün bu felaket ve yok etme senaryolarına karşı milletimiz boyun eğmedi, küllerinden yeniden doğdu. Ama kahpe düşman her defasında daha da güçlü şekilde saldırmakta, savaşmakta. Şimdi milletimiz bize yapılan bu geniş saldırının ne kadar farkında, karşı cephe açmak için, direnmek ve savaşmak için yeterli güce sahip mi?

Modern çağın bütün nimetleriyle donanan düşman bize karşı cephe kurmuştur ne yazık ki. Sömürge veya köle edilmek istenen bir millete yapılacak olan ilk saldırı o milletin ana dili üzerinde olacaktır ki bize şu anda bu olmakta. Dilimize karşı gizliden gizliye bir yozlaştırma çalışması var. Türkçe kelimeler yerine yabancı kelimeleri daha fazla kullanırken, dilimizi imla kurallarına göre doğru şekilde kullanamaz olduk. Teknolojik ilerlemelerle (televizyon ve internet kullanımıyla) bu sorun daha da vahim bir hâl almış durumda. Bu hususta ciddiye almamız ve kulağımıza küpe olması gereken biz söylem var ’’dil giderse kültür gider, kültürün gitmesi ise milletin yok olmasıdır’’. Şu anda dil konusunda söyleyebileceğim tek şey bindiğimiz dalı kesmekte olduğumuzdur, dilimize sahip çıkma mecburiyetindeyiz, her ortamda ve koşulda dilimizi doğru kullanmaktan başka çaremiz de yok.

Tam da bu bağlamda kültürümüze yapılan saldırı ve yıpratma da göz önüne çıkıyor. Birilerine özenmek, taklit etmeye dolayısıyla da ’’ötekileşmeye’’ ne de meraklıymışız. Batının ve sözde “modern dünya”nın bütün ahlaksız ve rezil değerleri bir şekilde bize empoze edilmekte, bilinçli veya bilinçsiz olarak. Modernizmin ve batının bize göre iyi yönlerini alacak yere (teknoloji, bilim, ilim vb.), topyekun onlara benzemeye çalışmaktayız. Bu durum değişmemize vesile olurken gitgide de özümüzden bizleri uzaklaştırmaktadır. Rahmetli büyüğümüz, büyük şair Bahtiyar Vahapzade’nın çok güzel bir lafı geliyor bu dem aklıma ’’...batı, batı diye kendimizi batırdık...’’.

Geçmişte savaş meydanlarında dize getirdiklerimiz, ilimde ve kültürde geride bıraktıklarımız bugün tarihimize bile kirli ellerini sürmeye çalışmaktadırlar. Tarihimizi kendilerine göre ayarlamaya, uydurmaya yelkenmiş durumdalar. Günümüzde her platformda ve alanda Türk tarihini lekeleyenler ne yazık ki demokrat olurlarken, Türk tarihini ve bu bazdaki gerçekleri savunanları ise faşist veya kafatasçı olarak fişliyorlar. Aslında bu da yaşadığımız çağın ikiyüzlülüğünün ispatı. Bir şekilde Türk tarihi hakkında ciddi araştırma yapan bilim adamlarının yollarına engeller çıkarılmakta, yalan yanlış iftiralar atılmakta. Görülen siyasi davalara bile Türk tarihine ve kültürüne damga vurmuş isimler konulmakta (misal Ergenekon), hedef amaç belli Türk tarihini zihinlerde kötülemek, değiştirmek ve yok etmek.

Son dönemde ise yine Türk tarihini lekelemeye yönelik olan ve gerçekte koskoca bir yalandan başka bir şey olmayan sözde Ermeni soykırımı gündemlerde, aslında bu konu yakın tarihimizin gündeminden hiç eksik olmadı. Bu uydurma meseleyi enine boyuna tartışır olduk hem biz hem de dünya ama hep yanlış taraftan. Hep siyasete bulaştırarak, o alanda rant sağlamak amacıyla. Tarihi bir konu olduğundan ve de tarihçilerin konuşması, tespitlerde bulunması gerekirken bundan hep kaçınılmakta, işin özü ancak ve ancak sadece öyle gün ışığına çıkacağından korkulmakta. Sözde soykırım’ı tanıyan bazı ülkeler var, bazıları da bunu reddetmekte ama dikkatinizi çekerim. Tanıyanlara bir bakarsak hepsinde bir çıkar durumu var, ya Ermeni diasporası (dolayısıyla Ermeni oyları) ya da Ermenilerle olan ekonomik çıkar söz konusu. Ermenilerde ise başlıca amaç kendi uyguladıkları zulüm’ü böyle bir yalanla örtme. Bu sözde soykırım tartışması hat seviyeye ise Fransa’daki yasa teklifi ile çıktı, yine bilinmesi gereken bir diğer konu da dünyada Ermeni diasporasının en güçlü olduğu ülke ve uluslararası toplumda Ermeni avukatlığına soyunan ülke hep Fransa’nın olmasıdır. Son yıllarda çeşitli ülkelerde sözde soykırım’ı tanımaya yönelik yasa teklifleri görüşülüyordu (İsviçre, Arjantin, her iki yılda bir ABD senatosunda...), Fransa ise kendini beğenmişlikten midir nedir, işi bir adım daha öteye götürmeye kalktı. Bu sefer öyle bir yasa teklifi sundu ki bir grup parlamenter, bırakın insan haklarını, demokratik değerleri, akla mantığa bile aykırıydı. Şimdi ‘’Ermeni soykırımı yok diyenlere, yasal cezalar (para ve hapis cezaları) uygulanması isteniyordu’’. Ne kadar da trajikomik bir durum, modern devlet yapısının temeli olan Fransa, insan hakları ve özgürlüklerin ana kaynağı Fransa. Avrupa ve batı medeniyetinin sembollerinden olan bu ülkede böyle bir konunun tartışılması hadi onların tabiriyle ‘’ifade ve düşünce özgürlüğü’’ kapsamına giriyor, ama yasama organlarında (çift meclisli) böyle bir faşist ve ırkçı önerinin kabul görmesine ne denmeli açıkçası laf bulamıyorum. Tabi ki mevcut Fransa yönetiminin önümüzdeki seçimlerde zafer elde etmek için bu kadar küçük ve aciz duruma düşmesini Fransa halkının takdirine bırakmamız gerekiyor, ama bütün herkes tarafından kabul edilmesi gereken bir konu da bu yasanın onaylanmasıyla insani değer ve özgürlüklerin ayaklar altına alınıyor olmasıdır. Ayrıca böyle bir yasanın uygulanmasının pratikte imkânsız olacağını da aşikârdır, bütün üst mahkemelere (Avrupa Adalet Divani, AİHM) başvuruyla bu yasanın uygulanamaz olacağı görülecektir.  İlerleyen dönemde Fransa’da bu sürecin nasıl ilerleyeceğini hep birlikte göreceğiz, fakat göreceğimiz başka bir şey de sözde soykırım’ın başka ülkelerde ve platformlarda yine karşımıza çıkacağıdır. Artık bu işe bir nokta koyma vakti gelip geçmiştir, Türk tarihçiler başta olmak üzere, uluslararası toplumda saygı ve itibar sahibi tarafsız bir komisyon veya çalışma grubunun bu konuyu inceleyip açıklığa kavuşturması bizim için en hayırlı olacaktır, hadi o olmadı elimizde bulunan arşivleri açalım inanıyorum ki taşlar yerine oturacaktır. Suçlu olmadığımızı, asılsız suçlamalarla suçlandığımızı milletimizin her ferdi bilmektedir, tarihte soykırım yapmak bizim işimiz olmamıştır (tarihimizde böyle bir şeye teşebbüs etmiş olunsaydı bugün Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Kuzey Afrika’da Türk’ten başka millet olmayacaktı). Aksine bugün bu yalanlarla karşımıza çıkanlar kendi tarihlerine bakacak olurlarsa, soykırımın ne olduğunu anlayacaklardır.

Bütün bu baskı ve yıldırma çalışmalarına karşı bizim millet olarak tutumsuz ve ciddiyetsiz olduğumuz hususu da yüzleşmemiz gereken bir gerçektir. Hani son dönemde moda olan bir söz var ya ’’Fransız kalmak’’ (bir olaydan, mevzudan habersiz olmak, yabancı kalmak) aslında kendimize bu soruyu sormamız gerektiği düşüncesini taşımaktayım. Bizler özümüze, kültürümüze, tarihimize, mirasımıza, emanetimize, sorunlarımıza ’’Fransız kalmışız’’ da haberimiz yok.

Batı derken, doğuya Fransız;

Modern Dünya derken, Türk Dünyasına Fransız;

Ortadoğu derken, Güneydoğu’ya Fransız;

Anavatan derken, Atavatan’a Fransız;

Libya, Tunus derken, Rumeli’ye Kafkasya’ya Fransız;

Çılgın Proje derken, ecdat yadigârına Fransız;

Avrupa Birliği derken, Türk birliğine Fransız;

Aklıma ilk gelen bunlardı ama eminim ki bu liste uzayıp gider. İsmail Gaspıralı büyüğümüzün ’’dilde, fikirde, işte birlik’’ fikrini ne kadar benimseyip ona göre hareket etmeye çalışırsak, güneşli ve güzel günler görmeye o kadar daha yakın olacağımız inancındayım.

Sözüme son verirken nerden geldiğimizi, kim olduğumuzu, hedefimizin ne olması gerektiğini hiç unutmamamız gerektiği kanısındayım. Demek istediğim şudur ki dernek başkanı olmuşuz, milletvekili, müdür, bakan, işadamı, bilim adamı, fikir adamı, kanaat önder, parti başkanı olmuşuz, devlet başkanı olmuşuz hep aklımızda olsun ki ’’Türk’ten büyük kat da yok makam da yok’’.