1991 yılında Yugoslavya Cumhuriyeti’nin bölünme süreci yaşanırken, o zaman federasyonun bir parçası olan Makedonya, yaşanan bu çatışmalardan uzak durmaya gayret göstermekte ve aynı anda bağımsızlık fikirleri ön plana çıkmaktaydı. Milliyetçi Makedon kesim her ne kadar Yugoslavya döneminde bile böyle fikirlere sahipken artık hem ortam hem de zaman buna uygun görünüyordu. Savaştan kaçınmak maksadıyla da Makedonya’nın çok büyük çoğunluğu bağımsızlığı çıkış yolu olarak görmekteydi. Bu olayların akabinde ülkenin Yugoslavya’dan ayrılıp bağımsız olmasının önü açılmış, bu yönde de çalışmalar resmî olarak başlatılmıştı. Öyle ki 8 Eylül 1991 yılında gerçekleştirilen referandumda Makedonya halkının çok büyük bir kısmı bağımsızlığa “evet” oyu vermiştir. Bütün umutlar iyi bir geleceğe yönelikti. Ekonomik istikrar artarak devam edecek, sosyal güvenceler eskisi (Yugoslavya) gibi kalacak, batı toplumlarına entegrasyonda çok hızlı bir geçiş yaşanacak falan filan... Bunlar irdelenmesi konuşulması gereken uzun ve geniş mevzular. Ama yazdıklarımın dışında çok önemli bir konu da devlet yapısının nasıl olacağıydı.

8 Eylül referandumunda halk bağımsızlıkla birlikte “parlamenter demokrasiye” de evet demişti. Yani ülkedeki yasama organı parlamento olacak, bir de bunun üstüne yürütme (hükümet) organı da parlamentonun denetiminde olacaktır. Halk iradesini kazanan, halkın vekilleri çok büyük ve geniş yetkilerle donatılmış olacaklar. Bu devlet yönetim sisteminde temel amaç dolaylı yoldan milletin vekilleri vasıtasıyla yasama organı çalışacak artı bu vekiller yürütme organının da kontrolünü sağlayacaklardır. Yani her anlamda halkın takdiri ön plana çıkacaktır. Bunlar kâğıt üzerinde çok iyi duran umut dolu şeyler tabii ama iş uygulamaya gelince zorluklar, Makedonya için ise imkânsızlıklar hemen su yüzüne çıkıyor. Bu sistemin ve bütün devlet işleyişinin düzenli çalışabilmesini sağlayan unsur yargı organıdır. Hukuk sistemi ne kadar oturmuş ise devlet yönetimi de o kadar oturmuş demektir. Bu alanda Makedonya örneğini ele aldığımızda yargının hâlinin içler acısı olduğu apaçıktır. Yasaların uygulanmaması, hukuki süreçlerin uzaması, yolsuzluklar, rüşvet yargıda almış başını gitmiş. Adalet makamı sefalet makamına dönüşmüş. Uluslararası araştırma kuruluşlarının bütün raporları, AB raporları, BM raporları yüzümüze şamar gibi bu alandaki eksiklikleri vurmaktadır. Tavsiyeler, öneriler, yardımlar yapılsa da sonuç itibarıyla zorla güzellik olmaz. Hem bürokrasinin hem de halkın bilinci olmadıktan sonra her şey boş.

 

Ayrıca hayati önem taşıyan bir diğer konu da demokrasi alanıydı. Demokrasi ilkeleri en yüksek bir biçimde uygulanacak ve devlet yönetiminin de temel unsuru olacaktı. Demokrasinin anlamına gelince ise çoğunluğun yönetimi başta gelse de azınlık haklarının güvence altına alınması, fırsat eşitliliği, insan hakları, temel hak ve özgürlüklerin sağlanması gibi alt başlıkları da kapsamaktadır.

 

Makedonya Cumhuriyeti 21 yılı aşkın tarihinde birkaç kez önemli demokrasi sınavları vermiştir. Bunların en önemlileri arasında 1997 yılında Gostivar’daki olaylar, Kosova Savaşı, 2001 yılındaki iç savaş ve bu savaşı sonlandıran Ohri Çerçeve Anlaşması’nın imzalanması, hakça temsil ilkesinin tam anlamıyla uygulanmasa da benimsenmesi, yerel yönetimler yasası gelmektedir. Bu olayların türeyiş sebebi hep farklı etnik ayrışma ve çatışma unsuru olmuştur. Fakat son birkaç ayda yaşanan gelişmeler hiç şüphesiz bu sınavların belki de en önemlisini verdiğimizi göstermektedir. Şimdiye kadar olanların aksine son yaşananlar etnik, dinî, ırki kökene dayanmamakta aksine iktidar ve muhalefetin karşı karşıya gelmesinden kaynaklanmaktadır (ki her iki tarafta neredeyse bütün etnik grup temsilcileri bulunmakta örneğin Makedon-Makedon’la, Arnavut-Arnavut’la, Türk de Türk’le karşı cephede bulunmakta).

 

Sürecin nasıl meydana geldiğine bakacak olursak bu durumu son birkaç ayla sınırlı tutmak bizleri gerçek resmi görmekten alıkoyacaktır. Olaya daha geniş bakarsak ancak verimli bir sonuca varmış olacağız. VMRO-DPMNE hükümeti “ekonomik düzelme ve istikrar” vaatleriyle iktidara geldi. Geldiği günden itibaren de bunun hep tersini yaptı (en azından analizler, veriler bunu göstermekte). Devlet bütçesinden her yıl yüz milyonlarca avro para çılgın projelere, kamu reklamlarına ve daha bir sürü tuhaf harcamaya gitmekte. Ekonomik krizle savaşan dünya, tasarruf etmek için her yolu denerken bizde tam tersi oluyordu. Bu duruma eşdeğer olarak halkın yaşadığı sefalet de seneden seneye artmakta. Ne AB entegrasyonu konusunda, ne isim problemini çözüm konusunda ne de ekonomik düzelme konularında ilerleme yok. Halkın memnuniyetsizliği her geçen gün artsa da polis devletine dönüşen ülkede ses çıkaran, rahat konuşabilen az insan var. Medya hükümet tarafından zapt edildi, kontrol altına alındı, kafa tutanlar ise hazin bir süreçle kapattırıldılar. Farklı ses ve görüşe katiyen müsamaha edilmedi. Neredeyse bütün televizyon programları, gazeteler aynı “genel yayın yönetmeni”nin (hükümet) kontrolündeler.

 

Durum böyle iken muhalefet kendi tabirleriyle “halktan aldıkları destek ve sorumluluk” esasında radikal bir kararla Makedonya Parlamentosu Bütçe Komisyonunda 2013 yılı bütçe görüşmelerinde iktidara karşı çok sert bir tavır aldı. Gerekçe ise 2013 yılı bütçesinde astronomik boyutlara ulaşan gereksiz harcamaların olduğuydu. Yerel seçimlerin yapılacağı bir yılda muhalefet doğal olarak dış borçlanma (kredi) ile alınacak bu kadar çok paranın başta seçime hile karıştırılmasından korkuyordu. Komisyon görüşmeleri de muhalefet vekilleri görevlerinden doğan bütün hakları maksimum kullanma niyetindeydi. Öyle ki bu görüşmelerde çok hararetli tartışmalar hatta ve hatta kavgaya varan durumlara bile gelindi. İktidar kamuoyu baskısını azaltmak için muhalefetin sunduğu tekliflerin küçük bir bölümünü sözde kabul etse de vurdumduymaz ve uzlaşmaz tavrını hep korudu. Sonuç itibarıyla komisyon görüşmeleri çıkmaza girdi, yeni yıla girilmesine ise az zaman kalmıştı. Her geçen gün devlet siyasi krize daha da saplanmaktaydı. İktidar muhalefeti, muhalefet de iktidarı suçlamaktaydı. İş öyle boyutlara varmıştı ki iktidar kendine yakın “grupları” (sanatçıları, emeklileri, öğretmenleri, motor kulüplerini bile) medya önünde muhalefete tepki göstermelerini empoze ediyordu. Her nasıl olduysa hükümet inisiyatif kullanarak komisyondaki bütçe görüşmelerini yok sayıp kendi yaptığı bütçe teklifini meclis gündemine getirmek üzere meclise sundu. Bu tavır muhalefeti yok saymaktan başka bir anlam taşımamaktaydı, aynı şekilde kutuplaşmanın, tahammülsüzlüğün, demokratik anlayışın var olmadığının da en uç göstergesiydi. Bütçenin parlamentoda görüşülüp oylanmasını meclis başkanı 24 Aralık 2013 pazartesi gününe uygun görmüştü.

 

Muhalefet var olan bütün demokratik yöntem ve eylemleri sonuna kadar kullanacağını zaten önceden bildirmiş, buna uygun şekilde 24 Aralık günü vekilleriyle meclis içerisinde mücadeleyi, meclisin hemen dışında ise organize edeceği halk eylemiyle memnuniyetsizliği göstermeyi uygun görmüştü. Meydanı boş bırakmak istemeyen iktidar ise benzer bir metot kullanarak meclis dışına kendi yandaşlarını hükümete destek vermeleri için örgütlemişti. Gerek meclis içerisinde gerekse dışarıda son derece gergin bir atmosfer ve büyük güvenlik önlemleri göze ilk çarpan şeylerdi. Muhalefet milletvekilleri mecliste bütçenin komisyondan onay almadan görüşülmesini katiyen istemiyor, kürsüyü işgal ediyorlardı. Normal şartlarda demokrasi geleneği ve meclis pratiği olarak görüşmeye ya ara veriliyor ya da başka güne erteleniyordu. Ama iktidar öyle beklenmedik bir yola başvuruyor ki dünya demokrasi tarihine kara leke olarak geçmesi kesin. Önce meclis görüşmelerini izleyen akredite edilmiş gazeteciler polis zoruyla meclis dışına çıkarılıyorlar, maksat içeride olacakları görmemeleri, duymamaları ve yazıp konuşmamaları. Bu operasyon tamamlandıktan sonra ise özel harekât mensubu polisler, meclis korumaları bu sefer muhalefet vekillerini zorla, yaka, paça meclis ana salonundan dışarıya atıyorlar. Tabii bu eylem başta meclis başkanı olmak üzere iç işleri bakanının onayıyla yapılmaktaydı. İktidar vekilleri kendi meslektaşlarının fiziki güçle dışarıya atılmalarını izlerlerken, birkaç duyarlı vekil şans eseri olayları cep telefonuyla kayda alıyor ve tüm dünya rezaletin boyutlarını görüyordu. Milletin vekillerine/temsilcilerine yapılan bu saldırı komünist dönemi bir kenara atalım diktatörlüklerde, darbeci yönetimlerde bile rastlanmamıştır. Çaresizlik içerisinde muhalefet milletvekillerinin kimisi aldığı darbelerden dolayı hastaneye, kimisi de dışarıda kendilerini destekleyen halkın arasına gidiyor. İçeride ise trajikomedi tiyatrosunun son perdesi oynanıp Makedonya Cumhuriyeti 2013 yılı bütçesi iktidar vekilleri tarafından onay alıyordu. Makedonya demokrasi tarihinin utanç günü olan “kara pazartesi” böylece son buluyor. Ama geriye öfkeli ve mağdur muhalefetle birlikte birçok sorun da kalıyor.

 

O günden itibaren muhalefet koalisyonu halk karşıyı rejime karşı “DİRENİŞ” hareketini başlatıyordu. Her gün ülkenin bütün şehirlerinde gösteriler yapılıyor, başkent Üsküp’te ise gün ortasında önemli kavşaklarda eylem kararı uygulanıyor. Aynı şekilde her gün ayrı bir şehirde “halk parlamentosu” adından muhalefet milletvekilleri, yöneticileri ve halkın büyük katılımıyla protesto gösterileri organize ediliyor. Bununla birlikte muhalefet hükümete krizden çıkış için şartlarını da sunuyordu. Bu şartlar yerel seçimlerle birlikte onurunu yitirmiş millet meclisinin bundan sonra çalışamayacağı dolayısıyla parlamento seçimlerinin yapılmasını ve seçim süresince şaibeyi önlemek amacıyla bazı bakanlıklara (iç işleri, maliye, ulaştırma) tarafsız bakan atanmasını, şartların kabul edilmemesi takdirinde seçimleri boykot ve muhalefet milletvekillerinin istifalarını sunacakları kamuoyuna paylaşılıyordu. İktidar beklendiği gibi şartların hiçbirini kabul etmiyor, zor şartlar altında yapılan bir liderler görüşmesi de iki tarafın katı tutumundan dolayı sonuçsuz kalıyordu. Hükümet karşıtı protestolara halkın ilgi ve alakası her geçen gün artarken, Makedonlar hariç, Türklerin, Boşnakların, Mısırlıların, Torbeşlerin hatta Arnavutların bile katılım oranı artmaktadır. Uluslararası camia yaşanan siyasi krizle çok yakından ilgilenmesine rağmen çözüm alanında tavsiye ve yön vermekten nedense kaçınmakta. Gelinen sonuç ise işlerin daha da çıkmaz bir hal alacağını göstermekte. Muhalefet 24 Mart tarihinde gerçekleştirilecek olan yerel seçimleri boykot etme kararı aldı bununla birlikte “direniş” hareketine çok daha güçlü ve kararlı bir biçimde devam edeceklerinin de sinyalleri verildi. Yakın tarihte bir de kendi milletvekillerinin istifalarını sunacaklarını bildirdiler. Makedonya Cumhuriyeti tarihinin şüphesiz en büyük siyasi kriziyle karşı karşıya, atılan bütün adımlar ülkenin gelecek 4-5 yılını şekillendirecektir.

 

Yaşanan bu süreçte ne yazık ki zurnanın son deliği hâline gelen biz Türkleri değerlendirecek olursak her iki tarafta (iktidar ve muhalefet) vekillerimiz var, her iki cephede soydaşlarımız mevcut. Tek fark iktidar yanlıları ortada görünmekten şiddetle kaçınmakta, muhalefet ve demokrasi yanlılarının sayısı ise her geçen gün artmakta (sokak eylemlerine katılım bunu göstermekte). “Kara Pazarteside” bir Türk milletvekilimiz yaka paça fiziki güç kullanılarak meclisten atıldı, Türkler bunun anlamını işin vahametini kavramaktan uzak, kuruluşlarımız (gerek sivil gerek siyasi) ne yazık ki olaylara refleks gösterme özelliliğinden mahrum, belki de “büyük abey azarlar korkusu” mevcut. Bir Türk vekilimiz meclis dışına çıkarılırken iktidardaki Türk vekil buna seyirci (eminim içi bir hoş), bir de 2013 bütçesine “evet” oyu çakıyor. Merak edilen bu yılın bütçesinde Türklere ne kadar pay ayrıldığıdır, bu bütçenin ne kadarı Türklere hizmet için kullanılacaktır. Birileri övünedursun, sözde hizmet yalanları atsın tecrübe gösteriyor ki bu iktidar Türklere tek çakıl taşı bile kazandırmamıştır, aksine hep kaybeden, hep haksız, hep mağdur olan Türkler olmuştur.

 

Sözler son bulurken biz Türklere bu hükümet tarafından yapılanlar kolaj gibi göz önüne geliyor. 21 Aralık Türkçe Eğitim bayramı kutlamalarından dönen doğulu soydaşlarımıza yaşatılan polis işkencesi; seçim kampanyaları ve seçim günlerinde yine aynı bölgedeki halka yapılan psikolojik ve fiziki baskı; Osmanlı eserlerine yapılan saldırı ve Osmanlı medeniyetini silme çabaları; eğitim alanındaki eksiklikler (temel şartları, kitap sorunu); anayasal haklarımızdan mahrum bırakılmamız (başta hakça temsil); söz verilen ve gerçekleşmeyen vaatler dizisi (Tiyatro, Atatürk’ün baba evi...); İki Türk belediye’nin her anlamda dışlanması, destek verilmemesi; Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere devlet elinin uzanmaması (altyapı, sosyal yardımlar, spor alanları) ve daha nice nice yazılabilecek haksızlık.

 

Hiç kimse renkli rüyalara, toz pembe hayallere sakın kanmasın, Makedonya Türkleri için son 8 yıldır her gün “Siyah Pazartesi”.