Bir insan düşünün ki gençliğinin baharında, devlet yönetmek gibi önemli bir vazifeyle yükümlendirilmiş. Düşman onun genç yaşına bakarak iştahlanmış, onla alay etmiş. Dört taraf leş kargaları ve çakallarla dolu bir dönem... Çoğu kişi tahta geçmesini hata olarak değerlendirirken, bunca büyük sorumluluğu taşıyamaz derken, o dünya tarihine yön vermiş, çağ açıp çağ kapamış bir devlet adamı, komutan olmuştur.

Aslında bu başarı onu yakından tanıyanlar için pek de büyük bir süpriz değildir. Daha küçük yaşlardan çok zeki ve hırçın olmasından dolayı, dönemin en iyi hocaları tarafından yetiştirilmiş, bunun neticesinde çok başarılı ve çalışkan bir çocuk olmuştur. Gerek ilmî, gerek dinî açıdan kendisini hocalarının yardım ve yol göstermeleriyle yetiştirmiştir.

Babası II. Murat yaşlı olduğundan tahtı ona ilk kez verdiğinde, düşmanlarını anlaşmalarla sindirdiğini düşünmüş ve bu dönemde II. Mehmed’in de tecrübe kazanacağını ön görmüştür. Fakat su uyur düşman uyumaz atasözü misali, Haçlı orduları bu fırsatı kaçırmamak için harekete geçmiştir. İlerleyen düşman orduları ve her gün artan kayıplar sonucunda II. Mehmed’in çağrılarına karşılık babası II. Murad tahta tekrar döneye yanaşmayınca, öyle bir fermana mühür vurmuştur ki, hem ince zekâsı hem de devlet adamı kararlılığını, her şeyden öte koltuk sevdalısı değil gerçek bir vatan sevdalısı olduğunu göstermiş ve ispatlamıştır. Fermanda II. Mehmed babası II. Murat’a şöyle diyordu: ‘’Eğer padişah sizseniz geliniz ordularınıza kumanda ediniz, yok padişah biz isek emrimize itaat edip ordularımızın başına geçiniz’’. Bu durum karşısında II. Murat mecburen tekrar tahta çıkmak zorunda kalmış ve ölümüne kadar (1451 yılı) da tahtta kalmıştır. Babasının ölüm haberini Manisa’da aldığında rivayete göre ‘’Beni seven arkamdan gelsin’’ diyerek atına binip başkent Edirne’ye yola koyulmuştur.

Tahta oturur oturmaz ilk olarak devamlı ayaklanan Karamanoğulları’na karşı yürümüş ve bu sorunun üstesinden gelmiştir. Ayrıca iyi bir dış politika yürütüp başta Macarlar, Sırplar ve Bizans’a karşı haçlı ordularının ve zihniyetinin hortlamaması için bilerek yumuşak davranmıştır.

Fakat Sultan Mehmed’in aklını hep aynı konu kurcalamaktaydı. Düşüncesi ve gayesi hep aynıydı; Konstantinopolis’i fethetmek. Dolayısıyla Bizans’ın sonunu getirmek ve de Osmanlı’nın önünü açmak. Koca Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalan son kalesi, ülkenin başkenti… Dönemin en iyi surlarıyla çevrili, savunma yapmaya her açıdan elverişli ve fethi çok zor hatta düşünülemez, imkânsız olan Konstantinopolis… Aynı şekilde Osmanlı’nın gerek Anadolu’da gerekse de Rumeli’deki hâkimiyeti açısından hem büyük bir engel, hem de eşi benzeri olmayan stratejik bir konuma sahip şehir.

Yaşadığı zamanın çok daha ötesinde düşünen genç padişah bütün hazırlıklarını bu şehri canı pahasına olsa bile fethetmek için yapıyordu. Kendisini tümüyle buna adamıştı. Divan’da ‘’Allah’ın izniyle Konstantinopolis’i fethetmek için sefere/kuşatmaya gidiyoruz’’ dediğinde vezirler, çalışma arkadaşları, paşalar, beyler şoke olmuşlardı. Karşıt görüş verenler de vardı. Fakat genç padişah kafasına daha da önemlisi gönlüne kazımıştı bu sevdayı. Kararından dönmesi düşünülemezdi, öyle de oldu zaten.

Öncelikle şehrin o büyük ve güçlü surlarını delebilecek silah henüz yapılmadığından bu işe koyuldu. Dönemin en iyi top ustalarından Urban’a bu görevi verdi. Kendi tasarladığı Şahi toplarını bu usta döktü. Rakipsiz, en iyi, en kuvvetli silahlarıyla donatılmıştı Osmanlı ordusu. Tekerlekli kuleler bir yana, tarihteki ilk havan topu da bu kuşatmada Osmanlı tarafından kullanıldı. Boğaz’daki Osmanlı hâkimiyetini güçlendirmek için Yıldırım Beyazid’in yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın tam da karşısına Rumeli Hisarı’nı yaptıran II. Mehmed, olası deniz yardımlarına karşı da donanmayı görevlendirdi.

Bu gibi hazırlıklar tamamlandıktan sonra, dinimiz gereği Bizans’a elçi göndererek, kan dökülmeden şehri teslim etmelerini, imparatorun ve şehir ahalisinin can ve mal güvenliğinin garantisini bizzat II. Mehmed tarafından verildiğini bildirmiştir. Bunu kabul etmeyen imparator, savaşa hazır olduklarını ve Osmanlı’dan hiç çekinmediklerini söylemiştir.

II. Mehmed ‘’Ya Bizans’ı alırım ya Bizans beni’’ diyerek haykırıyordu artık. Yaşananlar üzere Osmanlı, 6 Nisan 1453 günü itibariyle şehri karadan ve denizden kuşatmaya başlamış, 19 Nisan günü ise sabah namazından sonra ilk saldırılar başlatılmıştır. Sadece genç sultan değildi zafere inanan, iki önemli hocası olan Molla Gürani ve Akşemsettin, 150.000 kişilik muazzam Osmanlı ordusu ve beraberindeki Anadolu ve Rumeli beyliklerinden gelen askerler hedefe kenetlenmişlerdi. Sonuçta Hz. Muhammed’in müjdesi vardı, haberi vardı: “Konstantiniye (İstanbul) elbet fetholunacaktır  Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, fetheden asker, ne güzel askerdir” diye buyurmuştur.

Günlerin ilerlemesine rağmen şehrin güçlü surları bir türlü geçit vermiyordu, sadece karadan bu işin halledilemeyeceğini düşünen II. Mehmed, Bizans tarafından Haliç’in girişinin zincirle kapatılmış olmasını nasıl aşacağını bulmaya çalışıyordu. Mehmed Haliç’e Osmanlı donanmasının girmesinin, fethi çok kolay kılacağını bilmekteydi. Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir operasyon emrini verdi, Osmanlı donanmasına ait gemilerin bir bölümünü karadan geçirerek Haliç’e indirmeyi hedefliyordu. Çok gizli bir şekilde 21 Nisan’ı 22 Nisan’a bağlayan gecede bu çalışma yapıldı ve kızaklar üzerinde 62 (ya da 72) adet Osmanlı donanma gemisi Haliç’e indirildi ve Haliç düşman gemilerinden temizlendi. Fakat uzayan çatışmalar ve kuşatma, Osmanlı askeri arasında endişe yaratmaya başlamıştı. Ne hikmettir ki II. Mehmed ilk günkü arzu ve inancındaydı, askerlere cesaret vermeyi hiç esirgemedi. Asker de onu yüzüstü bırakmadı.

29 Mayıs 1453 günü üç dalga hâlinde gelen Osmanlı saldırısına (ilk olarak başıbozukların saldırısı, ardından Anadolu birlikleri ve son olarak da Yeniçeri saldırısı) geçilmez denilen surlar dayanamadı; sabah saatlerinde ilk Osmanlı sancağı Ulubatlı Hasan tarafından Konstantiniye burçlarına dikildi. Artık zafer II. Mehmed ve ordusunundu. Yapılması imkânsız denileni gerçekleştirmişti O şanlı ordu ve o şanlı asker, artık Fatih’ti. II. Mehmed, İstanbul’un Fatihi… Şehre ilk girdiğinde her zamanki mütevaziliğini korudu, zafer coşkusuyla havalarda uçan değil ayakları yere sağlam basandı. O kadar mütevaziydi ki, şehre girerken halk padişahın Fatih değil, hocası Akşemsettin olduğunu düşünerek çiçekleri ona uzattılar. Kimin padişah olduğunu anlayan halk bu sefer de çiçekleri Fatih’e uzattıklarında şu cevabı aldılar ‘’Gidiniz çiçekleri ona veriniz, Sultan Mehmed benim ama o benim hocamdır’’. Böylece İstanbul’a ilk giren Aksemsettin olmuştur. İlk namazını Aya Sofya’da kılan Fatih, yağmadan korkan Rum halkın korkusunu da gidererek, kimsenin malına veya canına dokunulmayacağını söylediğinde, yerli halk da sultanın ne derece adaletli ve büyük olduğunu anlamış oldu.

Fetihle birlikte dünyada yeni bir çağ açılmış oldu. Sadece açılan yeni çağ değildi, Osmanlı’nın önü de açıldı. Devletin başkenti İstanbul oldu. Şehir çok kısa bir zamanda sanat, kültür, ticaret, bilim merkezi oldu. En güzeli de İstanbul Türk’ün oldu; sonsuza dek olacağı gibi!

21 yaşındaydı Fatih, altın harflerle tarihe adını kazarken. Gençliğin verdiği heyecan ve güç olmasa başarabilir miydi ki bunu? İnancı tam, üstlendiği görev ve sorumluluğun farkında. Hepimize örnek alınacak, günümüzde çoğu kişi için özellikle de biz gençler için ibret olacak bir başarı öyküsü. Bugün gençlerin toplumumuzdaki yeri, itibarı, konumu ne durumdadır. Düşünmek gerek. Bunun sorumluluğunu ve vebalini birileri taşıyacak elbette. Gün gelecek gençleri dışlayanlardan, kullananlardan ve bölenlerden hesap sorulacak er ya da geç.

Gençlere gözü kulağı kapalı büyükler yanlış yoldasınız bilmem haberiniz var mı! Hatanın neresinden dönülürse kârdır. Gençleri kullanan ey siyasilerimiz; ‘’gençlere yol veriyoruz’’ yalanlarına artık karnımız tok. Çünkü sizin yolunuz çıkmaz sokak ne yazık. Çağdaş ve ileri toplumlarda artık gençlere yol değil rol veriliyor. Bu birikim en iyi şekilde kullanılıyor, ya bizde?

Son sözüm de biz gençlere. Fatih gibi abide şahsiyet olmaya da gerek yok (istesek de olamayız zaten), ama ecdadımızı biraz örnek alsak şüphesiz dünya bizimdir.