Dünyanın mevcut bayraklarından dalgalandığını gördüğüm ilk bayrak Fransa bayrağıydı. Güzel ve gururlu görünüyordu. Her bayrağın olduğu gibi… Küçüktüm, kütüphane yanındaki çınarın bir dalını kendime at yapmış koşturuyordum. Kütüphaneci hanım ana şefkati ve telaşı ile beni içeri çağırdı. Bana Jules Verne’in kitabını verdi. Üye değildim, param da yoktu. İade ettiğinde ödersin dedi. Güveni kazanmanın ve güven vermenin insana verdiği gururla ve Fransız edebiyatıyla böyle tanıştım.

Fransa derken aklıma edebiyat gelir. Hugo’nun Sefiller’i gelir, ayırmaya kalkıştıkları zaman iskeletleri toz olan Esmeralda ve Kvazimodo gelir.

Fransa kralına karşı konuşan ve aynı kralın saygısını kazanan Voltaire gelir. Muhalefetin önde gelenlerini hapse atmak teklifini “Fransa kendi Voltaire’lerini hapse atmaz” diyebilen general De Gaulle gelir. Paşa De Gaulle diyesim geldi.

Prever de aklımdan geçer Fransa derken. Onun eşsiz Barbara’sı Paris By Night ve niceleri.

“Bir kervan Bonapartlar çölü geçiyor

Deve ise imparator”

Yazan ve ödülü reddeden Prever. Develer her zaman her yerde bol. Yaşasın ödüller. Fransa’nın Aragon’u da var. “Ölmek kolay sevmek zor” saygıdeğer Louis, bize ikisi de kolay. Deliye her gün bayram.

“Ah ahçık verem ettin sen beni; Ya sen gel de İslam ol ya ben olam Ermeni” halk türküsüdür. Herkes türkü yakar ama türkü olabilmek için milletin bunu benimsemesi gerekir. Bu ise yürek ister. Bizde var. Çıkardığınız yasalar hikâye.

Fransa derken Molier, Balzac, Debisi, Bise, Paster aklıma gelir. Sonra Kroasan, çikolata, Brigitte Bardot da gelebilir. Yani diyeceğim şu ki “Biz” sizi iyi tanıyoruz. Ya Siz Fransızlar? Siz bizi?

“Egalite, fraternite, liberte”

“Eşitlik olabilse fakirlik de olur” - Winston Churchill

“Don delik mintan delik

Cep delik cepken delik

Kevgir misin be kardeşlik” - Orhan Veli

“Hürriyet seçenektir. İnsan seçebileceği sürece hürdür” - Jean-Paul Sartre

Ama da yutturdunuz dünyaya aşkolsun be Paris belediyecileri. Sizi çok okudum. Türkçeme Necati Cumalı ile başladım. Hani bazılarının sevmediği bizim Cumalı’yla. “Aslanlar taştan o bir insan. Nasıl anlaşırlar anlaştılar.”

Bunu oku, kimseye de söyleme demişti rahmetli öğretmenim. Daha bir Necati’miz vardı. Sürdüğümüz, süründürmek istediğimiz Necati Zekeriya’mız. Mezarını bir çocuk gülüşünde bulabiliyor muyuz?

Mezar dedik, Fransa edebiyatı dedik, Türk edebiyatı dedik. Bu ara İtalyan, Alman, İspanyol, Yugoslav, hatta Norveç, Bulgar, Çekoslovakya edebiyatından azıcık bilgim var. Avrupa edebiyatlarından… Ama Rusları da unutmayalım. Onlar bir başka.

“Küçük Alman mezarlığında koca Ruslar yatıyor” demiş Mayakovski. “Gel seni tarihe gömelim desem, sığmazsın” demiş Mehmet Akif Ersoy. Biz hak edeni hem tarihe hem gönlümüze gömeriz.

Mihail Şolohov’un “İnsanın Kaderinde” bir Rus mahkûmunun toprak kazmaktan bıkma bölümü var. Alman subayına taşıyorlar, öleceğini biliyor. 5 metre küp insana günde çok mu sorusuna “mezarıma iki metre yeter” demiş. Son dileği onun hayatını kurtarmış. Okumanızı tavsiye ederim.

Edebiyatın, dolayısıyla edebiyatçıların sınırı yoktur bana göre. Baklava herkes açar, simit de pişirir. Bunlarla uğraşacağımıza var olan değerlerimize sahip çıkalım. Zamanıdır. Göle maya atıp mayalanmasını beklemeyelim.