Bir roman düşünün. O kadar çok noktayı içinde barındırıyor olsun ki, heyecan üstüne heyecan, gerilim üstüne gerilim yaşatsın size. Sadece bu da değil, duygu karmaşasına soksun sizi. Kimi zaman karakterlerin yerine kendinizi koyarsınız, kimi zaman onunla beraber ağlarsınız, kimi zaman öfkelenirsiniz, başka bir karakterin başrol karakterine yaptıklarına. İşte tam da böyle bir romanı anlatmak, size şerh etmek istiyorum. Elif Şafak’ın Aşk romanı gibi, aslında iki ayrı zamanda iki ayrı olayı anlatıyor da diyebiliriz bu roman için. Tek farkla Elif Şafak, tarihin iki ayrı döneminde, Hz. Mevlana ve Şemsi Tebrizi’nin dostluk aşkıyla, günümüzde Müslüman bir erkekle, Amerikalı Hıristiyan bir bayanın aşkını anlatıyor. Ayşe Kulin ele aldığı bu iki ayrı zaman diliminde sadece aşkı değil, ihaneti, savaşları, sömürülen ve öldürülen insanları ele almakta. Ya da lafın kısası şunu diyebiliriz; Ayşe Kulin yine konuşturmuş kalemini en güzel şekliyle.

Öyle bir hikâye ki bu içinde uzak tarih, yakın tarih, aşk, savaş, ihanet, entrika, anaç duygular, öldürülen kimsesiz çocuklar ve babaları, tecavüze uğrayan genç kızlar ve anneleri barındırıyor içinde. Bildiğiniz gibi, Orhan Pamuk, Elif Şafak da kronolojik bir sırayı izlemez çoğu romanında. Ayşe Kulin de birçok romanında olduğu gibi bu romanını da kronolojik sıraya koymadan anlatıyor ince ince ve en anlayışlı şekliyle.

Son dönemde aşağı yukarı aynı konuyu işleyen iki roman daha okudum. Biri Sinan Akyüz son dönemde ismini duyurmuş Türkiye’nin önemli romancılarından. Romanının ismi de İncir Kuşları. Bir diğeri de Alexandra Cavelius’un Leyla adındaki romanı. Bu iki romandan neden bahsettiğime gelirsek, eğer okuyan varsa bu iki romanı, aslında şerh etmeye çalıştığım Ayşe Kulin’in Sevdalinka romanı da çok benzer olmasa da aynı olayı işliyor; “Bosna Savaşı’nı”!

İyi bir analizci ve Ayşe Kulin okuyucusuysanız iyi bilirsiniz ki, Ayşe Kulin çoğu romanını gerçekler ve belgeler üzerine kurgular. Ayşe Kulin’in Boşnak olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Ailesi Bosna’dan Türkiye’ye göç etmiş bir aile. Kulinoviç ailesi. İstanbul’a ya da Türkiye’ye göç edenlerin hikâyesidir aslında ‘Soyadı Değişikliği’. Ya tastamam değişir aile soyadınız ya da değişikliğe uğrar şekli harap olur.

‘Sevdalinka’ nedir hiç bilen var mı aranızda? Sevdalinka bir aşk türküsü, çoğu zaman birbirine kavuşamamış sevgilerin, elleri gönülleri gibi iç içe geçmemiş kırık hikâyelerin melodi tınlamasıdır aslında. Kulağa hoş bir melodi geliyorsa ve seni senden alıyorsa o Sevdalinka’dır aslında. Saraybosna sokaklarında dolaşıyorsanız hep bir Sevdalinka şarkısı söyler Başçarşı, Arnavut kaldırımları, Sebil çeşmesi, Mostar’da Mostar Köprüsü ve Vrelo Bosna’da şırıl şırıl akan sular hep Sevdalinka türküsü söyler. Çünkü onlar tarih olarak bütün aşklara şahittirler, bir konuşabilseler neler anlatacaklar, o yüzden sadece Sevdalinka türküsü söyler hepsi bir ağızdan.

Romanın baş kahramanı, Nimeta adında Boşnak asıllı Müslüman bir gazetecidir. Eşi Burhan, inşaat mühendisi ve kendisi gibi Boşnak bir Müslüman’dır. Karı koca iki çocuk sahibidir. Nimeta gazeteci olduğu için Yugoslavya dağılmadan önce bütün Yugoslavya’yı dolaşmak zorundadır. Haber peşinde koştuğu günlerden birinde Hırvat asıllı meslektaşı Stefan ile tanışır. Stefan bekârdır. Nimeta’ya âşık olmuştur, keza Nimeta da ona. Hatta aşkı için kocasını bile aldatmıştır, haber peşinde koştuğu günlerde, yorgun düştüğü otel odalarında. Zagrebli Stefan Saraybosnalı Nimeta ile fırsat buldukça görüşürler, aşk tazelerler. Ama aşk her şeyi affeder mi? Nimeta da bu soruyu sordu kendisine ve çocukları ile eşinin tarafını tercih eder, Stefan onu boşanmaya hiçbir türlü ikna edemez. Hiçbir yaşanmışlık, hiçbir gerçek ne kadar acı da olsa gizli kalamaz. Eşi Burhan, tam da savaşın başladığı bir dönemde aldatıldığını öğrendiğinde, evini terk eder günlerce, aylarca hatta yıllarca göremez eşini. Bir gün eşinin Bosna Kurtuluş Ordusu’nda savaştığını öğrenir öğrenmez de onu bulur her tehlikeye rağmen ve görüşürler. Eşi artık ona ne kızgın ne de kırgındır. Milletini, anavatanını korumak, özgürlüklerini elde etmek pahasına savaşmak gerçeği onu büsbütün değiştirmiştir. O bambaşka bir insan olmuştur artık.

Hikâye bundan ibaret ama romanda öyle bir sahne var ki. Kadın olan herkes o pasajı okuduğunda ya burnunun direği sızlayacaktır ya da yaş gözlerden akacaktır. Savaş sırasında annesi Nimeta’nın yanındadır. Nimeta’nın erkek kardeşi o günlerden birinde annesini Nimeta’nın evinden almaya gider. Eşi ile yeni doğan bebeğini, bayan komşusuyla beraber evde bırakır. Bu sırada Sırp komitalar Nimeta’nın kardeşinin evini basar. Önce her iki bayan taciz edilir. Çocuğundan ayrılmak istemeyen anneyle çocuğunu zorla ayıran komitalar kadını bir sınavdan geçirirler. İlişkiye zorlanan kadın direndiği için önce dairenin penceresinden çocuğunu atarlar. Bu öyle bir sahnedir ki filmi çekilse eminim hiçbir anne bakamaz. Komşu kadın fazla direnmeden tecavüze uğrar ama Nimeta’nın erkek kardeşinin eşi çocuğunu kaybettikten sonra öyle bir direnir ki, en sonunda komitalar bu köşe kapmacadan yorulurlar ve kadının iki bacağı arasına pompalı tüfeği yerleştirirler ve kadın orada can verir. İşte bu sahne öyle bedenimi titretmişti ki, bebeğin ile annenin katledilme şekli beni benden almış, gözyaşlarıma hâkim olamamıştım.

Baştan da dediğim gibi bu roman bir yakın tarihi yani Bosna Savaşı’nı, bir ikincisi de uzak tarihi, yani Osmanlı öncesinde Haçlı orduları tarafından, iki dünya savaşı sonrasında ve 1992 yılından başlayarak Bosna halkının çektiği eziyetleri Ayşe Kulin en başta Türk halkına ve dünyaya tanıtabilmek amacıyla yazmıştır.

Şunu söylemeliyim ki, sizi sizden alsa da, gözyaşlarına boğsa da, bulunduğun halinize daha çok şükretmenize yol açsa da, ben romanı okumaktan büyük keyif ve onur duydum. Balkanlar’da yaşayan bu insanlık katliamını Boşnak asıllı Türk bir yazardan okumak hem keyifli hem gurur vericiydi. Okumanızı tavsiye ediyorum. Bana bu kitabı hediye eden Mersinli arkadaşım Yrd. Doç. Dr. Fahriye Emgili’ye de teşekkürlerimi bir borç bilirim. İyi okumalar diliyorum.