AŞK! Bu büyülü üç harften kimler nasibini aldı şimdiye kadar? Öncelikle, sanırım şunu söylemekte fayda var ki; âşık olanla hiç olmayan bu kitabı farklı okur, farklı ruh hâlleri içinde okur. Bazen benim gibi okur aşk içinde ya da yine benim gibi aşka uzaktayken.

AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde.

Elif Şafak’ı okumak hem zor hem kolaydır aslında. Ama anlamak için ya hayattan dersini almış olman lazım ya da henüz ham olman! Bu da yine anlattığı konuya bağlı. Şems-i Tebrizi ve Rumi arasındaki dostluk aşkı bir yana, benim bu ruhaniyet içinde sabırsızlıkla her satırını okuduğum bölümler, Ella Rubinstein ile Aziz Z. Buhara’nın birbirlerini görmeden, birbirlerine mail attıkları, hiç görmeden birbirlerine âşık oldukları bölümlerdi. Neden mi dersiniz? Hani aşk cezbedici bir konudur. Ama bunu gerçek boyut ve zamanla karşılaştıracak olsak, kendimize sormamız lazım: ‘Kim gerçekten seviyor bizi ya da kim değer veriyor Şems-i Tebrizi’nin Rumi’ye ya da Aziz Buhara’nın Ella’ya değer vermesi gibi.’ Cevap: Hiç kimse! Böyle düşünmezdim hiç ama bu kitap bir nevi farkındalık hissi yaratıyor insana. Kimse safça ve çıkarı olmadan sevmiyor sizi. Sevemiyor ne yazık. İnsanlar çıkarı olduklarında seni arıyor, konuşuyor ve işi bitince kaybolup gidiyor hayatından. Ben bu hayatta aşkın ve dostluğun nasibini almış nadir insanlardan biriyim. Her ikisini bahşetti bana yüce Yaradan. Aşk bitmez doğru, hep farklı bir surette bulur kendini, başka zamanlarda ve başka boyutlarda. Ama karşılık beklemeden en saf ve en iyi niyetlerle yazılmış bir roman bu.

Bu romanı okumak, bu soğuk Ocak ayında nasip oldu. Geçen yıl, bu roman bana hediye edildi, çok sevdiğim bir insan tarafından. Kendisi bu romanı okumuş ve şiddetle bana okumam için tavsiye ediyordu. Bu roman bana hediye edildikten hemen sonra (geçen yıl) Ankara’ya çok yakın bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. İvedik metro durağından Kızılay’a giderken nerdeyse her gün metronun içinde bayanlar bu pembe kitabı ellerinden düşürmüyorlardı. Aslında bu romanın bana hediye edilmesinde bir hikmetin olduğunu daha o zamandan hissetmiştim, okudum ve saf aşkın ne demek olduğunu tüm çakralarıma kadar hissettim bu defa. Bu hikmetin ne olduğunu öğrenmiş oldum.

Elif Şafak’a gelecek olursak... Öncesinde de onun romanlarını şerh etmiştik, dergimizin bu köşesinde. Tekrar hayatına değinmek istemiyorum. Elif Şafak, şu anda Türkiye’de en çok okunan kadın yazarlar arasında. Benim gönlümde, son yılların bir numaralı kadın yazarı. Türkiye’de kitapları adeta yok satıyor. Yok satmasının yanında da metro gibi ulaşım araçlarında, yolculuk ederken de çok okunuyor. Buna kendim şahit oldum.

Yazımın girişinde, romana giriş babında aşka giriş yapmıştım. Şimdi romanın kendisini ayrıntılıca ele almak, tekrar yaşamak ve yaşatmak istiyorum. Bir romanı baştan sona ele almak geliyor içimden bu defa. Şerha şerha akmak, bende yarattığı ruh hâlini okuyucularımla paylaşmak istiyorum. Elif Şafak romanına şu sözlerle başlıyor: ‘Bu kitabı aşkla konuşan, sabırla pişiren dost meclisine’... Yani kime? Bu cümleden kaç kişi nasibini alıyor? Kaç kişi bu dost meclisi içinde buluyor kendisini? Cevabı kendiniz bulun! Benim bu soruya yorum katmam yanlış olur fikrimce.

Şafak, romanına bu dörtlükle devam ediyor. Doğru aşk başlı başına bir dünya. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde. Buna başka bir sıfat ve tamlama ekleyemeyiz. A’dan Z’ye açık açık anlatıyor durumu. Adım gibi eminim hepiniz aşk dünyasının bu iki yerinden birinde bulacaksınız kendinizi. Bunun ortası yok. Ya dışındasın ya içinde.

Birbirini görmeden birbirini tanıyan ve birbirine âşık olan kaç çift vardır? Açıkçası bilmiyorum. Ama bunun insanın iyi niyetiyle bağlantılı bir şey olduğunu çok iyi biliyorum. Böyle aşklar bir tek romanlarda kaldı diyenlere sözüm şudur ki: ‘Asla bu cümleyi sarf etmeyin!’ Peki, o zaman ne diye yaşıyoruz? Boş boş yaşamak için mi? Aşksız bir dünya bir boşluk aslında. Her ne kadar fark etmesek de.

Elif Şafak kitabın ön sözünde çok muhteşem bir giriş yapıyor ve şunları diyor: ‘Bir taş nehre düşmeye görsün, pek anlaşılmaz etkisi. Hafiften aralanır, dalgalanır suyun yüzeyi. Belli belirsiz bir tıp sesi çıkar; duyulmaz bile akıntının ortasında, kaybolur uğultuda. Hepi topu budur olduğu olacağı. Ama bir göle düşsün aynı taş. Etkisi çok daha kalıcı ve sarsıcı olur. O taş var ya o taş, durgun suları savurur. Taşın suya değdiği yerde evvela bir halka peyda olur; halka tomurcuklanır, ol tomurcuk çiçeklenir, açar da açar, katmerlenir. Göz açıp kapayıncaya kadar, ufacık bir taş ne işler açar başa. Tüm yüzeye yayılır aksi, bir bakmışsın ki her yeri kaplamış. Çemberler çemberleri doğurur, tâ ki en son çember de kıyıya vurup yok oluncaya dek. Nehir alışkındır karmaşaya, deli dolu akışa. Zaten çağlamak için bahane arar ya, hızlı yaşar, çabuk taşar. Atılan taşı içine alır; benimser, sindirir ve sonra da unutur kolaylıkla. Karışıklık onun doğasında var, ne de olsa. Ha bir eksik ha bir fazla. Gel gelelim göl hazır değildir böyle aniden dalgalanmaya. Tek bir taş bile yeter onu alt üst etmeye, tâ dibinden sarsmaya. Göl taşla buluştuktan sonra bir daha asla eskisi gibi olmaz, olamaz.’ Şimdi siz karar verin! Suya atılan bir taşsa aşk siz bu durumda hangisi olurdunuz? Durgun bir göl mü yoksa deli dolu akışıyla çağlayan nehir mi?

Ella Rubinstein üç çocuklu, kocası David Rubinstein tarafından sürekli aldatıldığını bilen ama hep sineye çeken kadın. Büyük kızı Jeannette annesi gibi, âşık olduğu insanla genç yaşta evlenmek istediğinde, kızına karşı çıkmıştı ve aynen şu sözleri telaffuz etmişti: ‘Hayatım, hangi asırda yaşıyorsun? Şunu kafana sok bir kere, bir kadın âşık olduğu erkekle evlenmez. Baktı bıçak kemiğe dayandı, geleceği için bir tercih yapması lazım, o zaman tutar iyi baba ve iyi koca olacağını tahmin ettiği, sırtını yaslayabileceği adamı seçer. Anladın mı? Yoksa aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret’. Ella bu cümleyi sarf etmişti sarf etmesine ama bilmiyordu ki çalıştığı yayınevinde okuması ve yayınlanmak üzere düzenlenmesi için verdikleri kitabın içinde onun bu cevabına tokat gibi bir cevap bulacağını. Kitapta aynen şu sözler yazıyordu: ‘Zira her ne kadar bazıları aksini iddia etse de, aşk dediğin bugün var yarın yok cici bir histen ibaret değildir.’ Kitabı okumaya devam eden Ella şu cümlelerle bir daha sarsıldı: ‘Çünkü aşk, hayatın asıl özü, esas gayesidir. Mevlana’nın bizlere hatırlattığı üzere, gün gelir, herkesi, ondan köşe bucak kaçanları bile, hatta ‘romantik’ kelimesini bir suçlama gibi kullananları dahi kıskıvrak yakalar aşk.’

Ella yayınevi editörünün asistanının asistanıydı. Düzenlemek üzere ona Aziz Z. Zahara’nın ‘Aşk Şeriatı’ adlı romanını vermişlerdi. Aziz Zahara İrlanda asıllı sonradan Müslüman olmuş gezgin bir fotoğrafçıydı. Sufi olmuştu. Mutsuz bir evlilik sürdüren Ella bu kitabı okurken yazarını merak etti ve bu mutsuz anlarından birinde ona bir e-posta yolladı. Ondan sonra hep iyi niyet içeren ve adeta alçakgönüllülük ve sabır nakşeden cümleler denizinde, kendini yüzerken buldu Ella. Bu e-postalar ona canlılık ve zamanla aşkı getirdi. Birbirlerini görmeden seven, âşık olan çift Boston’da buluştu. Aziz kanserdir, e-postalarında bundan bahsetmez ona. Her ikisi buluştuklarında dahi aynı aşkla sevmeye devam ederler birbirlerini. Ella kocasından ayrılacağını söyler Aziz’e. Aziz ise onu şaşırtacak bir cevap verir. Ona bir gelecek vaat edemeyeceğini dile getirir. Ancak kanser olduğunu ve doktorların kendisine kısa bir ömür biçtiklerini duyunca önce sarsılır ama az da olsa hayatının bu mutlu bölümünü onunla geçirmek ister. Beraber Konya’ya giderler. Ancak bir süre sonra orda kötüleşen Aziz hastaneye yatar. Kısa bir süre sonra da hakkı rahmetine kavuşur. Bu roman iki boyutlu. İkinci boyutunda Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin dostluk aşkları var. Romanı merak etmeniz için bu bölümü anlatmayacağım ama her iki hikâyeden çıkarabileceğimiz hayat dersi şudur ki biz arasak da aşkı biz bulamayız çünkü AŞK bizi bulur. ‘Giden her bir Şems-i Tebrizi için başka bir asırda, başka bir mekânda, bilinmedik bir isim altında bir Şems daha gelir.

Kimisi Şems olarak doğar,
Kimisi Şems olarak ölür.

Bu romanı da diğer şerh ettiklerimiz gibi okumanızı tavsiye ediyorum. Meramınız aşk, aşkınız baki olsun. Bütün âşıklara ‘bizden’ selam olsun.